AZİZ MALAKİ ’NİN PAPALAR KEHANETİ

1595 Yılında Arnold de Wyon adlı bir Benediktin keşişi, Venedik’te “Lignum Vitae” ‘Hayat Ağacı’ adında bir kitap yayınladı. Bu kitabında bağlı bulunduğu tarikatın kurucusu olan Nursie’li Aziz Benoit önde gelen muritlerinin yaşamlarını ve eserlerini anlatıyordu. Bu kişiler arasında Aziz Malaki adı da geçiyordu; Arnold de Wyon onun hakkında şöyle yazmıştı: “Malaki’nin bazı risaleler yazmış olduğu söylenir. Ancak benim sadece, kendisinin papalar hakkında yazmış olduğu kehanetten haberim vardır. Bu metin gayet kısa olduğu ve daha önce de, bildiğim kadarıyla hiçbir yerde yayınlanmamış olduğu için pek çok kimsenin de arzusunu yerine getirmek amacıyla yayınlamayı uygun gördüm.”
Kitabında Malaki’nin yaşam öyküsü de yer alan Arnold de Wyon, bu ifadesinin ardından azizin 1139 yılında kaleme almış olduğu kehaneti aktarmıştı. Neydi bu?
Malaki, kendisi henüz yaşarken göreve seçilen papa 2.inci Celestin’den başlayarak gelecek 800 yıl boyunca papa olacak 111 kişiyi de, üstelik sırasıyla yazıp bırakmıştı. Gelecekte görev yapacak olan bu 111 papayı çok kısa, genellikle iki sözcük Latince cümlelerle ve seçilen papanın ya ismi, ya doğduğu şehir ya arması ya da diğer başka özelliklerini vurgulamak suretiyle tanımlamıştı.

AZİZ MALAKİ KİMDİR ?
Asıl adı O’Morgair olan Malaki İrlandalı idi ve 1094 ya da 1095 yılında kuzeydeki Armagh kentinde doğdu. Mistik deneyim ve uygulamaların gayet yoğun olduğu o dönemin İrlanda’sında yetişen Malaki 25 yaşında rahip ve ardından da doğduğu şehrin baş papazı oldu. Malaki ’nin daha genç yaşlarındayken görücülük yeteneğinin ortaya çıktığı ifade edilir. O dönemin İrlandasında Vatis adı verilen profesyonel kahinlerin tüm ortaçağ boyunca bu faaliyetlerini yaygın biçimde resmen sürdürmüş oldukları da göz önünde bulundurulunca, bu tarz yeteneklerin o zamanda gayet normal bir şey olarak benimsendiğini anlayabiliriz. İşte böyle bir ortamda yaşayan Malaki, 1132 yılında İrlanda Başpiskoposu oldu.
Ancak daha sakin ve ilahi konsantrasyon dolu bir yaşamı arzuladığından 3 yıl sonra görevinden istifa etti. Ve Connor’a giderek keşişlerle birlikte mistik bir yaşam sürdürmeye başladı. 1138’de Roma’ya hacca gitti. York şehrinde konakladığı bir sırada yeni kurulmuş olan Sistersien tarikatı mensupları ile tanıştı ve onlardan etkilendi.
Bir yıl sonra Roma’ya tekrar gitmeden önce bu tarikatın kurucusu olan Aziz Bernard ile tanışmak amacıyla Clairvaux kentine uğradı. Bu iki insan arasında güçlü bir dostluk oluştu. Malaki hep Bernard’ın yayında kalmak niyetinde idi ancak Papa’nın emriyle İrlanda’ya dönmek zorunda kaldı. Geri dönüş yolculuğu sırasında İskoçya kralını da ziyaret etti. Ve kralın ölümcül hasta olan oğlunu mucizevi bir biçimde iyileştirdi. Aziz Bernard’ın gönderdiği müritlerle İrlanda’da da beş büyük manastır oluşturdu.
1148 yılında Roma’ya gitmek arzusuyla yeniden yola çıktıysa da yoldu çok hastalandı.Ve ancak Clairvaux’a varabildi. Kendisini iyileştirmek için çırpınıp duranlara “
Her şey boşuna, sizin söylediklerinize sadece sizin iyiliğiniz için razı oluyorum” demişti. Ölümünün aynı yılın 2 Kasım’ında gerçekleşeceğini de aylar öncesinden bildirdi. Nitekim de öyle oldu. 2 Kasım günü şafak sökmekte iken dostu ve üstadı Aziz Bernard’ın yanı başında bedenini bıraktı gitti.

AZİZ MALAKİ ’NİN KEHANETİ
Asıl adı O’Morgair olan, ancak daha sonra İsrail Peygamberlerinden Malaki ’nin adını alan bu kahin, Hıristiyanlık dünyasının göreceği son 111 papayı da tarif edip bırakmıştı. Kehanetlerdeki kesinlik göz önünde bulundurulduğunda bu 111 papanın ardından bu kurumun büyük bir değişime uğrayacağı konusu dikkat çekmektedir. Çünkü Malaki, bu 111 papalık listenin altına şu satırları da eklemişti: “Roma Kilisesinin son zulmü esnasında başında Romalı Peter bulunacak ve koyunlarını sayısız felaketlerin ortasında otlatacak. Bunlar da sona erdikten sonra yedi tepeli şehir (Roma) yıkılacak ve korkunç hakim halkı yargılayacak."

Malaki ’nin kehanetindeki 111 Papa’dan bazıları
5. Beyaz köyden
4 üncü Adrien (1154-1159) Saint-Alban kentinin bir köyünde doğdu. ‘Alba’ beyaz anlamına gelir.
12. Laurent kılıcı
8 inci Gregoire (1187) Saint-Laurent kardinalidir. Saint-Laurent armasında kılıç bulunur.
22. Mağlup Ejder
4 üncü Clement (1265-1276) Bu papanın armasında pençeleri arasında bir ejderi tutan bir kartal bulunur.
29. Aslanlı Gül
4 üncü Honorius (1285-1287). Armasında iki aslanın tuttuğu bir gül bulunan Sabelli ailesindendir.
35. Ossa'lı kunduracı
22 inci Jean (1316-1334). Fransızdır. Ossa ailesindendir ve babası da bir kunduracıdır.
61. Küçük adam
3 üncü Plus (1503). Siena’lıdır ve Piccolomini ailesindendir (Piccolo:Küçük; Uomini: Adamlar)
64. Florent Aslanı
6 ıncı Adrien (1522-1523) Armasında bir aslan bulunan Florent’in oğludur
71. Orman meleği
5 inci Plus (1566-1672). Asıl adı Micheil’dir. Mikael’den gelir. Melek ismidir. Bosco kentinde doğmuştur ve Bosco ’orman’ anlamına gelir.
100. Etrürya'daki Balnes
16 ıncı Gregoire (1831-1846) Aziz Romuald tarafından İtalya’nın Etrürya bölgesindeki bugünkü adıyla Toscana, Balnes’da kurulmuş olan Kamaldula tarikatına mensuptu.
104. Nüfusu azalan din
15 inci Benoit (1914-1922). Bilindiği gibi, 1.Dünya Savaşı sırasında çok sayıda Hıristiyan ölmüştür.
107. Papaz ve gemici
23 üncü Jean (1958-1963). Asıl adı kardinal Roncalli olan bu papa daha önceleri Venedik patriği idi.
108. Çiçeklerin çiçeği
6 ıncı Paul (1963-1978). Armasında üç tane zambak vardır. Zambak batıda ‘çiçeklerin çiçeği’ olarak da tanımlanır. Ayrıca bu papa Floransa’da doğmuştur ve bu şehrin armasında da kırmızı bir zambak vardır.
109. Ay'ın yarısı
1inci Jean-Paul (1978).Papalık görevini 1 ay yapabilmiş çünkü göreve seçildikten 1 ay sonra ölmüştür.Gökte yarım ay varken seçilmişti ve öldüğünde yine yarım ay vardı.
110. Güneş işçisi(Labore Solis)
2 inci Jean- Paul (1978-2005) Günümüzün papası. Dünya Barışının sağlanması için harcadığı olağanüstü çaba nedeniyle tam bir ‘güneş işçisi’ olarak yorumlanmaktadır.Güneş pek çok tradisyonda yapıcı güçlerin, eril ve yaşam verici kudretlerin ve Tanrı’nın sembolüdür. İnsanlığın gelişimine hizmet etmiş büyük inisiyelere de “Güneş İnisiyeleri” denildiği bilinmektedir. Ayrıca ‘Labore’ sözcüğü ‘oluşturma’, ‘meydana getirme’ anlamına da geldiğinden bazı yorumcular bunun, 2.Jean Paul’un görevi sona ermeden önce yeryüzünde güneşten kaynaklanan atmosferik karışıklıklar veya depremler görüleceği şeklinde yorumlanmaktadır.
111. Zeytinin zaferi (De Gloria Olivae)
2.Jean-Paul ’den sonra gelecek olan Malaki ’nin kehanetlerine göre de son papa. Zeytin ağacı her devirde barış sembolü olarak benimsendiğinden bu papanın döneminde dünya çapında bir barış atmosferi yaşanacağı yorumu yapılmaktadır. Yahut bu papanın armasında zeytin dalı olacaktır; belki de armasında zeytin dalı bulunan bir şehirde doğmuş olacaktır.

Diğer bir yoruma göre de İspanyada Oliva denilen yerde bir Sistersiyen manastırı vardır. Seçilecek olan papa belki de bu manastır mensuplarından olacaktır. (Oliva:Zeytin) Ayrıca ‘Oluva’ İtalya’da ve Korsika’da çok yaygın bir soyadıdır. İskenderiye asıllı ilahiyat bilgini Orien’ e göre de ‘Zeytin’ (şefkat-rahmet) anlamlarına gelmektedir.

KEHANETİN TARTIŞILMAZ KESİNLİĞİ
Malaki ’nin
111 PAPA kehanetinde dikkat çeken özellik, hangi papa için ne tanım yapılmış olursa olsun, bunun o papa ortaya çıktıktan yani göreve başladıktan sonra yerine tam oturduğudur. Esprili bir biçimde ya ait olduğu aile, ya bağlı bulunduğu tarikat, ya doğmuş olduğu köy-kasaba, ya da armasında taşıdığı işaretler, sahip olduğu diğer özellikler kaydedilmek şekliyle gerçekleşen bu kehanet listesinin gerçekliği akıllara durgunluk verecek düzeydedir.
Sekiz buçuk asırlık bir zaman dilimini kapsayan ve bu süre zarfında göreve seçilecek olan papaların sırasıyla ve üstelik de kimi zaman ancak sıkı bir araştırma sonucu çıkarılabilen bir takım özellikleri ile ortaya koyabilen bir kehanet, tüm tartışmaların ağzını tıkayıcı niteliktedir. Bir zaman-mekan ötesine taşışın meyvesi olan bu 111 papalık listenin şoke edici ve kimilerini bunaltıcı doğruluğu sonucunda bazı rahatsızlıkların oluşması doğaldır. Çünkü bu liste 111 papada sona ermektedir ve bundan çıkan anlam da ortadadır. Papalık içinde hızla büyük bir değişim yaklaşmaktadır.

Devamı...
Gönderen Tiltombak on 23 Mart 2010 Salı

Yapılan bir araştırmada erkek çocuk doğumlarıyla alkali su arasında ilişki bulunduğu saptandı...

PH miktarı 7'den yüksek olan, negatif yüklü iyonları bol miktarda içeren ve içerisinde fazla miktarda oksijen bulunan ''alkali su'' içen çiftlerin çocuklarının erkek olma olasılığının yüksek olduğu bildirildi.
Kimya mühendisi Menan Aysan Kuzanlı ve doktor Recai Yahyaoğlu tarafından hazırlanıp yayımlanan ''Alkali Suyla Sağlıklı ve Genç Kalmanın Sırları. Suyun İyileştirici Gücü'' adlı kitapta, insan vücudundaki sıvıların asidite ve alkalitelerinin çocuğun cinsiyetinin belirlenmesinde rol oynadığı belirtildi.

Kitapta şöyle denildi:

''Erkeğin spermleri alkali, kadın vajinası ise asidiktir. Erkek kromozomları taşıyan sperm hızlı bir biçimde yol almasına rağmen yaşam süreleri kısa olduğundan vajinanın asidik ortamında ömrü çok kısadır. Buna karşın dişi kromozomları taşıyan sperm yavaş yol almasına rağmen vajinanın asidik ortamında daha uzun süre yaşayabilir. Bu basit sistem uygulanarak erkek veya kız çocuğa sahip olunabilmektedir. Anne ve baba çocuk yapma kararından 1 ay önce PH derecesi yüksek olan alkali su içmeye başlarsa spermler ve vajinanın içerisi daha alkali hale gelir. Böylece erkek çocuk yapma olasılığı yükselmiş olur. Alkali su vasıtasıyla hem erkek spermindeki alkali oran artmış hem de vajinadaki asidik ortam etkisini kısmen kaybetmiştir. Her iki etki karşılıklı olarak birbirlerinin etkinliğini artırmak suretiyle güçlü bir sinerji oluşmasını sağlar.''

''SUYUH PH DERECESİ 7'DEN BÜYÜK OLMALI''

Dr. Recai Yahyaoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kore'de yapılan bir araştırmada erkek çocuk doğumlarıyla alkali su arasında ilişki bulunduğunun saptandığını belirterek, şunları söyledi:

''Kore'de yapılan bir araştırmada, son yıllarda alkali su içen anne ve babaların yüzde 95 olasılıkla erkek çocuklarının olduğu saptanmıştır. Bu sebeple Kore'de erkek çocuk oranının artması sorun olarak değerlendirilmeye başlanmıştır. Bu uygulama yüzde 100 sonuç verir diye bir kural yok. Bu yöntemle yüzde 100 erkek çocuk doğar demiyoruz. Sadece suyla cinsiyet belirleme arasında ilişki olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Vatandaşlarımız suyun alkali olup olmadığını PH derecesiyle (asit veya bazik derecesi, sertlik derecesi) anlayabilir. Piyasada satılan hazır suların ambalajlarının üzerinde, içerisindeki kimyasal maddeler ve PH derecesi yer almaktadır. H derecesi 7 ve üzerinde olan sular 'alkali su' olarak kabul edilir. Kısaca erkek bebek isteyen çiftler PH derecesi 7 ve üzeri olan suları tercih etsin. PH miktarı 7'den yüksek olan sular tercih edilirse bebeğin erkek olma olasılığı yüksek olur.''

Not: Belkide , hazır su reklamı için,bilinçli olarak yapılmış bir haberdir

Devamı...
Gönderen BabaHoroz on 4 Mart 2010 Perşembe
0 yorum
categories: , | edit post

Nüfus Kağıdınızı kaybederseniz başınıza her türlü iş gelebilir. Bunu engellemeye kayıp ilanı da yetmez. İşte yapılması gereken;

Haberler, Nüfus Cüzdanı'nı kaybedip başına onlarca iş gelmiş kişilerin hikayeleriyle dolu... Kiminin adıyla fuhuş yaptırılmış, kiminin adıyla da sahte şirketler açılıp milyonlarca borçlandırılmış... Hatta birçoğu davalık olmuş, mahkum olmuş.


Nüfus cüzdanınız kaybolunca ne yaparsınız

“GAZETEYE kayıp ilanı veririm” dediğinizi duyar gibiyim.

Temel'in kaybolan kaynanasıyla ilgili ilanı gibi değil tabii...


Bilmeyenler için anlatalım.

Temel'in kaynanası kaybolur ve gazeteye şöyle bir ilan verir:

“Kaynanamı kaypettum. Körenlerin insaniyet namına körmemezlikten gelmeleri rica olunur.”

NE YAPILMALI?


Nüfus cüzdanınız kaybolunca ya da çalınınca, gazeteye ilan ve emniyet makamlarına haber vermek yeterli değil. Emniyet biriminden, “nüfus cüzdanının kaybolduğuna ya da çalındığına dair yazı veya tutanak” almak da yeterli değil.

Kaybolan ya da çalınan nüfus cüzdanı nedeniyle, çeşitli sorunlar yaşanabiliyor.

Sözgelimi, cüzdanı çalan ya da bulan kötü niyetli kişiler;

- Bu kimlikle, şirket ya da şirketler kurabiliyorlar,

- Borç taahhütlerine girebiliyorlar,

- Sahte fatura düzenlemek suretiyle, yasa dışı gelir elde edebiliyorlar,

- Cep telefonu hattı alıp tehdit, şantaj, terör vb. amaçlı kullanabiliyorlar.

- Akla gelmeyecek bir çok olumsuz işte ya da faaliyette kullanabiliyorlar.

İşin acı tarafı, nüfus cüzdanı kaybolan ya da çalınan kişi, çoğu kez açılan davalardan haberdar olmamakta, hüküm giyebilmekte ve itiraz etmediği daha doğrusu edemediği kararlardan dolayı mağdur olabilmektedir. Hakkında çıkan arama kararı üzerine yakalanması sonucu da ciddi sorunlar yaşayabilmektedir.

Şimdi diyeceksiniz ki;

“Peki nüfus cüzdanı çalınınca veya kaybolunca başka ne yapacağız?”

Hemen yanıtlayalım;

“Vergi dairesine bildirimde bulunacaksınız.”

BİLDİRİMİN ŞEKLİ


Çok kişi farkında değil. Gelir İdaresi Başkanlığı'nın “Vergi Kimlik Numarası” 2007/1 No.lu İç Genelgesi var.

Bu genelgeye göre;

Gerçek kişiler, nüfus cüzdanlarının kaybolduğu veya çalındığını, bir dilekçe ile vergi dairesine bildirecek ve bu nüfus cüzdanı ile vergi dairelerinde mükellefiyet kaydı yapılmasının engellenmesini talep edecekler.

Bunun için; vergi mükellefi olanların bağlı oldukları vergi dairesine, olmayanların da herhangi bir vergi dairesine başvuruda bulunmaları gerekiyor.

Başvuru dilekçesi ekinde de; TC kimlik numarası belirtilmek suretiyle, nüfus cüzdanının kaybolduğu veya çalındığına dair gazete ilanı ile emniyet birimlerince düzenlenmiş belgenin aslı ibraz edilecek.

SİSTEM NASIL ÇALIŞIYOR


Maliye Başmüfettişi Ahmet Ozansoy'un, Yaklaşım Dergisi'nin Şubat 2010 sayısında yayımlanan makalesine göre; kayıp veya çalıntı nüfus cüzdanı bilgisinin, vergi dairesi sistemine girilmesiyle birlikte, bu nüfus cüzdanına dayanarak yapılacak mükellefiyet işlemleri engellenmiş oluyor.

Kayıp ya da çalıntı nüfus cüzdanı ile işlem yapıldığının sistem tarafından tespiti halinde, bilgisayar ekranında bununla ilgili “uyarı” gözüküyor. Nüfus cüzdanına da el konuluyor.

Aman dikkat!

Nüfus cüzdanınız kaybolduğu ya da çalındığında, vergi dairesine acilen başvurun.

Yoksa çok zor durumlarda kalabilirsiniz.

Kaynak:Şükrü KIZILOT

Devamı...
Gönderen Tiltombak on 15 Şubat 2010 Pazartesi
0 yorum
categories: , | edit post

 1

Devamı...
Gönderen BabaHoroz on
0 yorum
categories: , | edit post

Neden bazı insanlar inanılmaz derecede şanslı iken, diğerleri hak ettikleri olanaklara asla sahip olamazlar?

Bir psikolog, yanıtı bulduğunu söylüyor; 10 yıl önce şansı araştırmaya başladım. Neden bazı insanların hep doğru zamanda doğru yerde oldugunu, diğerlerinin ise sürekli olarak şanssızlıklarla boğuştuğunu merak ediyordum.

Ulusal gazetelere ilan vererek kendilerini her zaman şanslı ya da şanssız hisseden insanların benimle temasa geçmelerini rica ettim. Yüzlerce sıra dışı erkek ve kadın araştırmam için gönüllü oldu. Yıllar boyunca onlarla söyleşiler yaptım, yaşamlarını gözlemledim ve deneylere katılmalarını sağladım. Sonuçlar gösteriyor ki insanlar neden şanslı ya da şanssız olduklarını tam olarak bilemeseler de düşünceleri ve davranışları bu durumu büyük ölçüde açıklıyor.

Bir şans ya da bir fırsat gibi görünen durumları düşünelim. şanslı insanların bu tür fırsatlarla sürekli karşılaşmalarına karşılık şanssız insanlar bunlarla hiç karşılaşmazlar.bu durumun insanların söz konusu fırsatları fark etme yetenekleri arasındaki farklılıklardan mı kaynaklandığını bulmak için basit bir deney yaptım.
Hem şanslı hem de şanssız insanlara bir gazete verdim ve onlardan gazeteyi iyice inceleyip içinde ne kadar fotoğraf olduğunu bana söylemelerini istedim. Gazetenin ortalarında bir yere üzerinde şu not yazılı olan büyük bir mesaj yerleştirdim.deney görevlisine bunu gördüğünüzü söyleyin 250 dolar kazanın bu mesaj sayfanın yarısını kaplıyordu ve yüksekliği 5 cm in üzerinde olan bir fontla yazılmıştı.herkesin yüzünü sabit bakışlarla süzüyordum.. şanssız insanlar bunu fark edemezlerken şanslı insanlar hemen fark ettiler. şanssız insanlar genel olarak şanslı insanlardan daha gergindirler. Bu endişeli ruh hali beklenmeyeni fark etme yeteneklerine zarar verir. Sonuç olarak fırsatları kaçırırlar çünkü başka bir şeyi aramaya aşırı odaklanmışlardır. Partilere, mükemmel eşlerini bulma düşüncesiyle giderler. Bu yüzden de iyi arkadaşlar edinme fırsatlarını kaçırırlar. Belli iş ilanlarını bulmaya kararlı bir biçimde gazeteleri incelerler ve diğer iş olanaklarını kaçırırlar.şanslı insanlar daha rahat ve açıktırlar. Dolayısıyla yalnızca aradıklarını değil orada ne oldugunu da görürler. Araştırmam sonuç olarak şunu gösterdi... şanslı insanlar 4 ilke sayesinde şanslarını yaratırlar. şans fırsatlarını yaratma ve fark etme konusunda beceriklidirler. Sezgilerini dinleyerek şanslı kararlar verebilirler. Olumlu beklentiler sayesinde doğru çıkan tahminlerde bulunurlar. şanssızlığı şansa dönüştüren esnek bir yaklaşım benimserler. Çalışmanın sonuna doğru bu ilkelerin şansı yaratmada kullanılıp kullanılamayacağını merak ettim. Bir grup gönüllüden bir ay boyunca şanslı bir insan gibi düşünüp davranmaya yardımcı olacak egzersizler yapmasını istedim. Çarpıcı sonuçlar; bu egzersizler şans fırsatlarını fark etmeleri, sezgilerini dinlemeleri, şanslı olmayı ummaları ve şanssızlığa karşı daha esnek olmalarında onlara yardımcı oldu. Gönüllüler 1 ay sonra döndü ve neler olduğunu anlattılar. Sonuçlar çarpıcıydı. Bu insanların %80 i artık daha mutluydu, yaşamında daha çok tatmin oluyordu ve belki de en önemlisi daha şanslıydı. Sonuç olarak asla akla gelmeyecek şans faktörünü bulmuştum. Aşağıda profesör wiseman ın şanslı olmak için önerdiği 4 temel ipucu bulunuyor..
1-içsel sezgilerinizi dinleyin, normalde doğru çıkarlar
2-yeni deneyimlere ve normal rutininizi bozmaya açık olun.
3-her gün bir kaç dakikanızı iyi giden şeyleri hatırlayarak geçirin
4-önemli bir toplantı ya da telefon görüşmesi öncesinde kendinizi şanslı olarak hayal edin. şans çoğu zaman doğru çıkan bir tahmindir.


Profesör richard...wiseman üniversitesi hertfordshire

Devamı...
Gönderen BabaHoroz on 12 Şubat 2010 Cuma


Motorlu Taşıtlar Vergisi (MTV) tutarı ve “indirimli vergi avantajını” sıkça sorulan bir soru.. Otomobili olanların en çok sorduğu soru da bu aslında.. Hürriyet yazarı Şükrü Kızılot, iki örnek vererek vergi avantajını bugünkü köşesinde yazdı.

İKİ ÖRNEK

Önce kısaca özetleyelim.

1- Otomobil ya da cipinizin, kasko değerinin yüzde 5’ini hesaplıyorsunuz.

2- Tablodaki sütunda gözüken, vergisi ile kıyaslıyorsunuz.

3- MTV tutarı, kasko değerinin yüzde 5’inden fazla ise, bir alt kademedeki vergiyi ödüyorsunuz (Bir alt kademede vergi de kasko değerinin yüzde 5’inden fazla ise ikinci alt kademeye inemiyorsunuz).

ÖRNEK-1: 2008 model cipin, motor silindir hacmi 3.600 cm3, kasko sigortasına esas değeri ise 150 bin TL olsun. Tabloda 1-3 yaş sütunundaki 3501-4000 cm3 sırasına bakıyoruz; vergisi 8.976 TL. Kasko değerinin yüzde 5’i ise (150 bin TL x % 5 =) 7.500 TL.

Bu durumda, aracın vergisi kasko değerinin yüzde 5’inden fazla olduğu için, bir alt kademedeki vergi 5.711 TL yazıyor. Araç sahibi 8.976 TL yerine 5.711 TL ödeyecek. Böylelikle (8.976 5.711 =) 3.265 TL daha az vergi ödeyecek.

ÖRNEK-2: 2005 model otomobilin, motor silindir hacmi 1.650 cm3, kasko sigortasına esas değeri de 16 bin TL olsun. Tabloda 4-6 yaş sütunundaki 1.601 - 1.800 cm3 sırasına bakıyoruz; vergisi 893 TL. Kasko değerinin yüzde 5’i ise (16 bin TL x % 5 =) 800 TL.

Bu durumda, otomobilin vergisi olan 893 TL kasko değerinin yüzde 5’inden fazla olduğu için, bir alt kademedeki 486 TL ödenecek. Böylelikle araç sahibi, (893-486=) 407 TL daha az vergi ödeyecek.

Özellikle yeni model ve silindir hacmi yüksek araçlarda, vergi avantajı daha çok oluyor.

BAŞVURU ŞART

- 2010 yılında indirimli MTV tarifesinden yararlanabilmek için, yetkili sigorta acenteleri tarafından düzenlenen “bildirim formu” ile vergi dairesine başvuruda bulunulması gerekiyor.

- Araçlarını, kasko sigortası yaptırmayanlar da “MTV indirimi” uygulamasından yararlanabiliyorlar.

- Geçmiş yıllarda kasko değerinin yüzde 5’inden fazla MTV ödeyenler de bir “düzeltme dilekçesi” ile vergi dairesine başvurup, 2005-2009 döneminde fazla ödedikleri MTV’leri iade olarak alabilirler.


Devamı...
Gönderen BabaHoroz on 7 Ocak 2010 Perşembe
0 yorum
categories: , | edit post

Yüzyılın projesi yüzyılın fiyaskosuna dönüştü
BOTAŞ, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattında zarar ettiğini itiraf etti

Gülümhan GÜLTEN / VATAN


BOTAŞ, yüzyılın projesi olarak lanse edilen, yılda en az 300 milyon dolar taşıma ve vergi geliri elde etmeyi planladığı Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattında zarar ettiğini itiraf etti. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurumu ve KİT Komisyonu’na gizli ibareli bilgilendirme yazısı yazan ve 3 yılda 210 milyon dolar zarar eden BOTAŞ “Anlaşmalar değişmezse zararımız artarak devam edecek” dedi

ANKARA - Türkiye, “yüzyılın projesi” olarak lanse edilen Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Projesi’nde hayal kırıklığı yaşıyor. BOTAŞ’ın, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu (YDK) ve Meclis KİT Komisyonu’nun sorularına karşılık, Ekim 2009 tarihi itibariyle gelinen noktayı anlattığı “gizli” ibareli açıklama, Türkiye’nin BTC’de yaşadığı fiyaskoyu gözler önüne serdi. BOTAŞ’ın bu açıklamalarıyla “yüzyılın projesi”nin Türkiye için “yüzyılın hatası”na dönüştüğü ortaya çıktı. Söz konusu gelişmeler, Meclis KİT Komisyonu’nun 9 Aralık’da “gizli” oturumla gerçekleşen toplantısında gündeme geldi. Burada BOTAŞ, “Türkiye BTC’de zarar ediyor. Anlaşmalar değişmezse zarar büyümeye devam eder” diyerek, kritik bir itirafta bulundu. BOTAŞ, Türkiye’nin altına imza attığı anlaşmalardan kaynaklanan zararı önlemek için anlaşma şartlarının değiştirilmesi için uğraştığını belirtirken, uluslararası anlaşmalardaki şartların değişeceğine pek de şans tanınmıyor.

BTC hattının açılışından bugüne geçen 3 yılda BOTAŞ International Ltd.’nin (BIL) Ekim 2009 itibarıyla geldiği nokta KİT Komisyonu’nda “Sürekli zarar eden ve finansman ihtiyacını kısa ve uzun süreli krediler ile karşılamakta olan BOTAŞ BIL şirketinin, borçlarını tasfiye edebilmek amacıyla sermaye artırımı çalışmaları yapılmakta olup, 2007 yılı sonunda öz kaynaklarını tamamen yitirdiği ve yabancı kaynakları ile de zararlarını finanse eder duruma geldiği...” şeklinde anlatıldı.

Sabit ücret aleyhimize

BOTAŞ ise Türkiye’nin işletmesinde sürekli zarar ettiği hatta durumu değiştirmek için yapılmaya çalışılanları şöyle anlattı:

BTC Co. şirketiyle görüşmeler ve müzakereler sürdürülmekte olup, BTC Co. şirketine çeşitli öneriler sunulmuştur. Bunların en önemlisi, uluslararası kabul görmüş uygulamaların dışında kalan ’anlaşma süresi boyunca uygulanacak sabit taşımacılık ücretinin’ eskalasyona tabi tutulması ve asgari taşıma taahhüdünü içerecek şekilde anlaşmanın revize edilmesi istenmiştir.

BOTAŞ, Türkiye’nin BTC hattında nasıl sıkıştırıldığını da şu ifadelerle anlattı: “BIL’in geliri sevk edilen petrol miktarına bağlı olup, beklenen kar düzeyine ulaşılamaması tamamen BIL’in kontrolü dışında olan 2 nedene bağlıdır. ilki, anlaşmalarda ’Throughput (petrol miktarı, doluluk) garantisi’ yoktur. Bu yüzden BTC Co. vaadettiği petrolü sevk etmeyerek BIL’in gelirlerinin düşük kalmasına neden oluyor.

Taşıma geliri, petrolü pompalamaya gidiyor

Anlaşmalarda BTC Co. tarafından pompa istasyonları yakıtı olarak petrol tercih edilirse, BIL’e varil başına 18 doları geçmeyecek şekilde petrol sağlanacağı garanti altına alınmıştı. Böylece yakıt tavanı getirilerek, maliyet sınırlanmıştı. Ancak BOTAŞ, BTC Co.’nun bir başka manevrayla BIL’i nasıl zor durumda bıraktığını şöyle anlattı: ”... BTC Co. petrol yerine yakıt tavan fiyat garantisi olmayan doğalgazı seçmiş, hampetrole gelen fiyat artışlarının doğalgaza yansıması sonucu işletmeci BIL şirketi büyük miktarlarda yakıt gideri ödemek zorunda kalmaktadır

BOTAŞ bütün bu sorunların ardından BTC Co. ile masaya oturulduğunu belirterek, ilk başka uluslararası şirketten ’throughput garantisi’ istendiğini açıkladı. Türkiye’nin boru hattının kuruluşunda ısrar etmediği için alamadığı bu hakkın sağlanması halinde BIL’in yıllık gelirinin garanti edilmiş olacağı belirtildi. Ayrıca doğalgaz manevrasıyla BIL’in zarar ettirilmesinin de önüne geçmek üzere BTC Co.’dan petrole verdiği” yakıt birim fiyat garantisi“ni doğalgaza da vermesinin istendiği belirtildi.

900 milyon dolar kazanacaktı 210 milyon dolar zarar etti

Devlet başkanlarının katılımıyla BTC Boru Hattı’nın açılışı 13 Temmuz’da 2006’da gerçekleştirildi.

Türkİye BTC projesine, enerji ihracatında Rusya’ya olan bağımlılığı ortadan kaldıracağı, Boğazlar’daki petrol tehdidini azaltacağı, Türkiye’yi bir enerji köprüsüne, Ceyhan’ı da Rotterdam gibi bir enerji üssüne çevireceği iddiasıyla sarılmıştı. 1.074 km’si Türkiye’den geçen ve Türkiye kısmı 1.7 milyar dolara malolan petrol boru hattı, yıllar süren çetin pazarlıkların ardından, Haziran 2006’da ilk tanker yüklemesini yaptı. Açılış töreni ise 13 Temmuz 2006’da gerçekleşti.

BTC boru hattının işletmesini çok ortakla oluşturulan uluslararası BTC Co. şirketi yürütüyor. Şirketin hakim ortağı İngiliz petrol devi British Petroleum (BP) Boru hattının Türkiye kısmı BOTAŞ’ın sahibi olduğu BOTAŞ International Limited (BIL ) tarafından işletiliyor. Türkiye kritik önem taşıdığı boru hattından, yapılan anlaşmalar nedeniyle sadece varil başına 35 cent ”geçiş ücreti“ ve 20 cent de vergi alıyor. Türkiye’nin altına imza attığı anlaşmalar nedeniyle, petrol fiyatlarının artmasıyla BTC Co. şirketinin gelirleri artıyor ama Türkiye’nin şirketi BIL’in gelirleri artmıyor. Aksine azalıyor. Ayrıca artan işletme maliyetleri ve doların değer kaybetmesi sebebiyle de BIL’in aleyhine bir durum ortaya çıkıyor.

Boru hattının BOTAŞ’a yılda 300 milyon dolar gelir getirmesi amaçlanmıştı. Ancak boru hattı açıldığı 2006 Temmuz ayı başından Temmuz 2009 tarihine kadar geçen toplam 3 yıllık sürede Türkiye sadece 380 milyon dolar taşıma ve vergi geliri elde edebildi. Merkezi Jersey Adaları olan BIL’in giderleri düştükten sonra 3 yıllık net bilançosunun ise 210 milyon dolar eksi olduğu ortaya çıktı.

Kaynak
Yüzyılın projesini yüzyılın avanaklığına dönüştürdü

Kim dönüştürdü diye soracaksınız, ben baştan söyleyeyim; Tayyip Erdoğan yönetimi dönüştürdü ve bu gerçeği bu kez Ankara’da “bir başka yüksek denetleme kurulu deneticisi” bulup çıkardı, Meclis’e getirdi.

Ve iyi ki VATAN var.

VATAN Gazetesi Ankara Bürosu’nun ekonomi muhabiri Gülümhan Gülten de “Meclis’te gizli oturumda KİT komisyonunda görüşülen raporu” ele geçirdi ve gerçeği halk da bilsin, duysun, “ülkemiz, 72 milyon halk, aydınlar, gazeteciler nasıl sersem durumuna düşürüldü” görsün diye yazdı.

Dikkatli okur hatırlar.

Yıl 2006’ydı.

Açılış töreni vardı.

Şişinme tavan yapmıştı.

“Vanası bizde... Vanası bizde...” diye demeçler veriliyor, sözü Başbakan Tayyip Erdoğan alıyor, ondan eski Enerji Bakanı Hilmi Güler’e mikrofon uzatılıyor; Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı’nın açılışı sırasında pembe tablolar sergileniyor, iyimser içerikli övünmeler gazetelere 9 sütuna; “Kafkas ve Kazak petrollerinin vanası bize geçti... Büyük stratejik üstünlüğümüz oldu...” diye manşetler atılıyordu.

Geçiş ücreti alacaktık.

Yılda 300 milyon dolar net kazancımız olacaktı. Türkiye 1 koyup 5 kazanacak ve Avrupa ile Asya arasında “bir enerji köprüsüne dönüşecek” Adana’nın Ceyhan’ı da Avrupa’nın Rotterdam’ı gibi bir enerji üssü oluverecekti. Söylemesi ayıp, bu şişinmelerin yapıldığı günlerde bir tek Hürriyet Gazetesi’nde Ege Cansen, kendi köşesinde ve bir de ben, ondan esinlerek VATAN’ın bu köşesinde; “Gerçekten vanası bizde olacak mı, boru hattının yapım maliyetlerine biz ne kadar katılacağız, bu boru hattının yapımı için gerekli para borçlanarak bulunacağı için faiz yükü ne kadar binecek, boru hattının masraflarını kim karşılayacak, boru hattını koruyacak Türk ordusunun ve jandarmasının bekleme giderlerini kim üstlenecek?” diye sorular soruyor ve gerçeği halka yazmak için uğraşıyorduk.

Gerçeği gizlediler.

Yandaş kalemleri yağladılar.

Gerçeği çuvalladılar.

Geç de olsa gerçek; Yüksek Denetleme Kurulu deneticisinin raporuyla “Meclis’in gizli oturumunda” çıka geldi.

Böyle anlaşma olmaz.

Avanak bile yapmaz!

Boru hattından geçecek olan petrolün varil başına “geçiş ücretini” sabitlemişler. Varil başına 35 cent demişler. Petrolün varili 30 dolardan 150 dolara çıkıyor, sonra 70 dolara iniyor; petrol şirketleri ve petrolü dünyaya satan ülkeler fiyat arttıkça karlarını yükseltirken “topraklarına en uzun boru döşenmiş ülke Türkiye’nin alacağı sabit, donmuş ve aynı” kalıyor.

Petrol: varili 30 dolar.

Geçiş ücreti: 35 cent.

Petrol varili: 150 dolar.

Geçiş ücreti: yine 35 cent.

Geçiş ücreti niçin artmıyor? Çünkü bu “avanaklık anlaşmasının” altına Türkiye tarafı imzayı atmış. Ayrıca “boru hattının yıllık doluluk (throughput) garantisi” de istenmemiş. Türkiye Rusya’dan, İran’dan petrol ya da doğalgaz alırken yaptığı anlaşmalara “ya al ya öde” maddesi koyup kendini bağlarken “boru hattından petrolü geçirerek satanlardan doluluk garantisi almayı” düşünmüyor.

Düşünmüyor mu?

Düşündürmüyorlar mı?

Sonuç: Yüzyılın Projesi’nden yılda 300 milyon dolar üzerinden 3 yılda 900 milyon dolar kazanması beklenen Türkiye’nin bu boru hattından 3 yıllık zararı 210 milyon dolar oldu.

Bu zararın içinde Türkiye’nin boru hattının yapımına yatırdığı paranın 3 yıllık birikmiş faizi ve her geçen gün için işleyen faizi de yok. Türk askerinin, boru hattını beklerken yaptığı harcamalar da zarara dahil değil. Bunları da koyarsak zarar, 500-600 milyon doları bulur, belki de geçer.

Türkiye’yi avanaklaştırdılar.

Sorumlusu Başbakan’dır.

Tek yazıda anlatamam.

Yarın devam edeceğim.

Kaynak:



Devamı...
Gönderen BabaHoroz on 28 Aralık 2009 Pazartesi



Jet Audio,popüler bir ses ve video çoklu ortam oynatıcısıdır. Programın kullanıcıya kolaylık sağlaması için masaüstü uzaktan kumandası da var.
Programın çaldığı ses ve video dosyalarının formatları :
Ses için; CD, WAV, MP3, RM, MIDI, video için; AVI, MOV, MPEG ve diğer formatlardır. Ayrıca 20 kanallı spectrum algılayıcı bulunmakta. MP3PRO çalabilme özelliği de mevcut.

Jet Audio ile film izlemekte hem kolay hem de eğlenceli. Ayrıca video izlerken görüntü yakalama özelliği sayesinde istediğiniz görüntüleri BMP formatında resim olarak kaydedip daha sonra bakabilirsiniz.Jet Audio
ile müzik dinlemenin de keyfine varıyorsunuz. Programda 7 tane müzik tarzı var. Bunlar; pop, rock, jazz, classic, vocal ve flat. Programda 1000 internet radyo istesyonu kayıtlı böylece internetten de radyo dinlemenin zevkini tadacaksınız.

Kod:
http://hotfile.com/dl/18871219/6210f24/Cowon_JetAudio_7.5.5.25_Plus_VX_Portable.rar


Herkese tavsiye ederim.Taşınabilir(Portable) bir program.Winamptan da Media Playerden de çok iyi,kaliteli.

Devamı...
Gönderen Tiltombak on 13 Aralık 2009 Pazar
0 yorum
categories: , | edit post

Bazı Kürtlere göre “kahraman”; kimi Kürt aydınına göre “iblis”; Dersimli Kürtlere göre “hain”; Aleviler’e göre “cellat”; Doğulu şeyhlere/şıhlara göre ise “Mevlana Hakimüddin” idi…
Sünni Kürtleri, Alevi Türkmen Safeviler’in kılıcından Osmanlı’yla ittifak yaparak kurtaran İdris-i Bitlisi gerçekte kimdi? Türkleri nasıl Kürtleştirdi? DTP’nin kapatılmasıyla ne ilgisi vardı?

Çok gerilere gitmeyelim.
Selçuklular-Kürtler ilişkisi inişli çıkışlı oldu. Taraflar birbirinden pek hazzetmedi.
Kürtler, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Dulkadiroğlu gibi Türk beylikleri himayesinde de pek mutlu olmadılar.
Kürtler, en çok Osmanlılar döneminde rahat ettiler.
Bunu sağlayan kişi ise İdris-i Bitlisi idi…
Gelin 500 yıl önceye gidelim.

Birinci perde

Fatih Sultan Mehmed’in ünvanı; “Sultanü’l-barrayn ve hakamül’l-bahrayn” idi; yani Anadolu, Rumeli ile Karadeniz-Akdeniz’in sultanı.
Fatih, Avrupa’nın sultanı olmak istiyordu. Bu nedenle yürüyüşü hep Batı’ya doğru oldu. Devrimciydi; hukuktan maliyeye; toprak üzerindeki siyasetinden güzel sanatlara kadar hep ilerici adımlar attı. Ali Kuşçu gibi alimlere önem verdi.
Fatih’in ölümünden sonra oğulları Cem ile Beyazıd arasında taht kavgası çıktı.
II. Beyazıd, Cem Sultan’a karşı halkın desteğini almak için Şeriatı hayatın merkezine koydu. Sarayın gerici unsurlarıyla ittifak yaptı. Çandarlı İbrahim gibi statükocu vezirleri tekrar saraya çağırdı. Babası zamanında yapılan sivil devlet kanunlarını daralttı; devletleştirilmiş emlak ve evkafı sahiplerine dağıttı. İtalyan ressamlarına yaptırılan Sarayın duvarlarındaki freskoları söktürdü.
Bu kısa bilgilerden sonra gelelim anlatacağımız olayın kahramanına: Yavuz Sultan Selim.
II. Beyazıd’ın oğluydu. Şehzadeliği döneminde Trabzon Valisi’ydi. Artık yaşlanan babasının atılgan olmamasına kızıyordu. Darbeyle babasının tahtını gasp etti. Osmanlı’nın Batı’ya yürüyüşünü Doğu’ya çevirdi…
Şimdi de olayın ikinci kahramanını tanıyalım: Şah İsmail.

İkinci perde

15’inci yüzyıl sonunda İran’da taht kavgaları başladı. Saltanatı Bayındır soyundan Safeviler ele geçirdi.
Devletin başına Erdebil Ocağı’ndan Şeyh Haydar’ın küçük oğlu Şah İsmail geçti. Şah İsmail aynı zamanda, “Hatayi” mahlasıyla Türkçe şiirler yazan bir şairdi. Türkmen’di. Kimine göre “Alevi” kimine göre “Şii” idi.
Anadolu Alevi Türkmenleri Şah İsmail’i kendi hükümdarları ve pirleri saydı/ hala da öyle sayarlar.
Buraya minik bir parantez açmalıyım:
Bu destek sadece inanç temelli değildi; Türkmenler yeni merkezileşmiş Osmanlı’ya karşı hoşnutsuzdular. Çünkü ne asker ne de vergi vermek istiyorlardı. İstedikleri kendi aşiret hukukları çerçevesinde göçebe hayata devamdı.
Hele hele özellikle Beyazıd döneminde Sünni İslamiyet’in Osmanlı resmi ideolojisine dönüşmesini kabullenmediler.
Bu nedenlerle de Şeyh Cüneyd-Şeyh Haydar döneminde Safeviler’e yakınlaştılar.
Safeviler Erdebil sufileri sayesinde Azerbaycan, Doğu Anadolu, Irak ve İran’da siyasi gücü ele geçirdiler.
Şah İsmail Azerbaycan dolaylarının hakimi Veziriazam Şemseddin Geylani’nin desteğiyle Akkoyunluları mağlup etti. Gözü Osmanlı topraklarındaydı.
1502-1507’de iki kez saldırıya geçti. Erciş, Ahlat, Diyarbakır, Mardin, Cizre, Musul, Bağdat’ı aldı. Sünni din adamlarının türbelerini yıktı. Bu hareketi Sünni Kürt aşiretlerinin tepkisini çekti…

Üçüncü perde

Ve gelelim yazımızın konusu olan kişiye: İdris-i Bitlisi.
Ailesi Bitlisli ve “Mevlana Hakimeddin” lakabıyla biliniyordu.
Babası tasavvuf ve tefsir konularına hakim Mevlana Şeyh Hüsameddin Ali-ül Bitlisi idi.
Ahmet Yesevi’nin yolundan yürüyen Seyyid Mehmet Nur Bahçi’den feyz almış; halifesi olmuş; şeyhi ölünce Nurbahçi tarikatını kurmuştu.
Bilginleri ve şairleri sevip koruyan Türkmen beyliği Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın hizmetinde “divan katibi” olarak görev yapmıştı. Sekiz kitabı vardı.
İdris-i Bitlisi böylesine önemli bir alimin oğlu olarak dünyaya geldi.
Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1452 - 1457 arasında doğduğunu yazabiliriz. Doğum yeri de muğlaktı; kimine göre Diyarbakır kimine göre Bitlis’ti. Kürt’tü.
Eğitimi babasından “İdrisiye Medresesi”nde aldı. Arapça, Farsça öğrendi.
Uzun Hasan başkentini Diyarbakır’dan Tebriz’e nakledince ailece oraya göçtüler.
Tebriz’de “Saray katipliği” yaptı. Ali Şir Nevai gibi alimlerle arkadaşlık kurdu. Şah İsmail’in 1501’de Akkoyunluları tarihten silmesine kadar sarayda görev yaptı. Ailesini koruyup kollayan Akkoyunluları yok ettiği için Şah İsmail’e düşman kesildi. Ve tabii bir düşmanlık nedeni ise Şah İsmail’in mezhebiydi.

İdris-i Bitlisi, Safevi tehlikesi konusunda II. Beyazıd’ı uyarmak için Osmanlı Sarayı’na kadar gitti. İyi karşılandı ama umduğunu bulamadı. Kendisine Arabistan kadıaskerliği gibi “bürokratik” bir görev verildi. Bir de resmi tarih yazıcılığı.
İdris-i Bitlisi’ye isteğini veren padişah Yavuz Selim oldu.
Yavuz Selim Trabzon Valiliği döneminde Safeviler’i tehlike olarak değerlendirmiş, babasını uyarmıştı.
Yavuz Selim tahta oturunca hemen İdris-i Bitlisi ile ittifak yaptı; Şah İsmail konusunda hemfikirdiler; yok edilmesi gerekiyordu.
Yavuz Selim sürekli kendine tehditkar mektuplar gönderen, “Anadolu halkının babasının müridleri olduklarını” yazan, Timur bozgunundan bahseden Şah İsmail’i susturmak istiyordu.
Kürtlerin desteğini almak için İdris-i Bitlisi’yi görevlendirdi.
İdris-i Bitlisi kısa sürede Sünni Kürtleri Osmanlı’nın yanına çekti.
Uzatmayalım…
20 Nisan 1514’te İstanbul’dan sefere çıkan Yavuz Selim, 24 Ağustos 1514’te Çaldıran’da Şah İsmail’i mağlup etti.
Bu savaş sonunda Kürt aşiretleri özel bir idareye tabii oldu. Kürt derebeyliğinin temeli atıldı. Bu ayrıntılara da girmeyip meselenin özüne gelelim: Türkler nasıl Kürtleştirildi?

Ve final

Çaldıran Savaşı’ndan sonra Yeniçeriler’in huzursuzluğu nedeniyle Amasya’ya dönen Yavuz Selim, Doğu Anadolu’da düzenin sağlanması görevini İdris-i Bitlisi’ye verdi.
İdris-i Bitlisi 25 Kürt aşiretini bir araya getirerek, onları -kendi üslubuyla yazarsak- “Kızılbaşların kökünü kazımaya teşvik etti.”
Hepsi, “Kızılbaş topluluklarına karşı kılıç darbesiyle cihat etme” yemini ettiler.
İdris-i Bitlisi kararı bildirmek için Amasya’ya Yavuz Selim’in yanına gitti.
Dedi ki, “Yüce amaç, Kızılbaşların topluluklarını parçalamaya ve birliğini darmadağın etmeye yol açacak tedbirleri almak olduğuna göre, bu durumda Sultanlık Sarayı’nın adamlarından, bütün yerli beylerin itaat edecekleri ve emirlerine boyun eğecekleri birinin tayin edilmesi daha iyi olur. Böylece bu iş en hızlı ve en iyi şekilde tamamlanır.”
O kişi Bıyıklı Mehmed Ağa oldu; Diyarbakır bölgesi Beylerbeyi yapıldı.
İdris-i Bitlisi memnundu.
Şakir Epözdemir gibi tarihçiler bakın ne yazıyor: “O dönemlerde Doğu ve Güneydoğu bölgesi baştanbaşa Kızılbaşların işgali altındaydı. Bölge insanı ve beyleri bu zulümden kurtulmak için İdris-i Bitlisi’yi beklemiştir.”
Bizim tarihçiliğimiz böyledir işte; neyse…
Gelelim sonuca…
İdris-i Bitlisi’nin Selim Şah-namesi’nde yazdığına göre “40 bin Kızılbaşın/Türkmen’in başı kesildi.”
Ve binlerce insan, Sünni Kürt kimliğine bürünerek katliamlardan kurtuldu.
Bu nedenledir ki, Nuri Dersimi, “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı kitabında İdris-i Bitlisi’yi “hain” olarak göstermektedir.
Günümüzde İdris-i Bitlisi hala tartışılmaktadır.
Bu yazının konusu benzer tartışmaları yinelemek değildir.
Ya da resmi ideoloji gereği “aslında Kürt yoktur onlar Türk’tür” demek hiç değildir.
Bakınız; kişi kendini hangi kimlikte görüyorsa öyledir. Türk, Kürt, Yahudi, Ermeni, Rum, Çerkez, Laz, Gürcü, Sünni, Alevi hepsi Türkiye Cumhuriyeti’nin saygın vatandaşlarıdır.
Bu yazının yazılma amacı şudur:
Bazı Kürt aydınları sık sık tv’lerde yakın tarihten örnekler veriyor ve nasıl eziyetlerle karşılaştıklarını anlatıyor. Söylediklerinin çoğu doğru.
Ama tarihi nereden başlatacağız?
500 yıl geriye gittiğinizde de Alevi Türkmenleri kesen, onlara “jenosid” uygulayan İdris-i Bitlisi’yi görürüz!
Evet empati şart. Kardeşliğe mecburuz.
Salt yaşanan acılar üzerinden siyasal rant elde etmeye çalışarak yarını inşa edemeyiz.
Sorunu kardeşlik temelinde çözülmesi isteniyor ise her türlü teröre övgüler düzmeye son vermek gerekiyor.
Artık beyaz sayfa açmak şarttır.
Bunu yapamazsak daha nice partiler kurulur ve kapatılır…

Soner Yalçın
Kaynak:

Devamı...
Gönderen Tiltombak on


Eskiden kılıçlarla,oklarla savaşılırmış.Barut bulunduktan sonra ''Tüfek icat oldu,Mertlik bozuldu'' durumu meydana geldi.Bir düğmeye basmakla binlerce insan bir an da yok edilir oldu.Bunun en büyük örneği 1945 de Amerika'nın Japonya'ya attığı atom bombasıdır.Binlerce insan öldü,binlerce insan sakat kaldı ve en önemlisi doğa büyük zarar gördü.
Oturduğu yerden bir düğmeye basarak,kilometrelerce uzaktaki insanları öldürmekte onları kesmedi.Çünkü doğada zarar görüyordu.Çünkü dünyanın her yerindeki,yer altı ve yer üstü zenginlik onlar için önemlidir.Çünkü bütün nimetler onların malıdır(hizmetindedir) kendilerince.Onlar için önemli olmayan insan hayatıdır.Sadece kendilerini düşünürler.
Bombalarla katliam yapmak hem aleni olduğundan hem de masraflı olduğundan,yeni arayışlara itti emperyalistleri.Biyolojik silahlara yöneldiler.Bir bomba atacaklar karşı taraf gülme krizine girecek silahlarını bırakacak,bir bomba atacaklar karşı taraf birbirini öldürecek,bir bomba atacaklar karşı tarafın beyinlerine hükmedecekler.Buna benzer daha çok farklı arayışlar içindeler ama bu da onlar için kafi değil.Bir taraftanda aşısı,ilacı kendilerinde mevcut olan salgın hastalıklar çıkartarak karşı tarafı yok etmek veya bezdirerek kendisine köle yapma çalışmalarıda var.Son yıllarda harıl harıl bu konuda çalışıyorlar.Laboratuarlarda ölümcül salgın hastalıklar çıkartmaya çalışıyorlar ve ufak ufak denemelerinide yapıyorlar.Kuş Gribi,Domuz Gribi,Kanamalı kırım kongo hastalığı (keneden geçen) vs.Bakalım daha yeni yeni ne hastalıklar çıkartacaklar,yakında görürüz.
Bu iş öyle güzel bir iş ki her yönlü kullanılabilir.Aşısını satarak,ilacını satarak güzel paralarda kazanabilirler,yani ekonomik olarakta karşı tarafı kendilerine muhtaç hale getirebilirler.
Şu emperyalistler çok akıllılar çok ama aynı derecede de çok acımasızlar.Sırf kendi çıkarları için insan hayatını hiçe atmak ne derece doğru ? İnsanlığa sığar mı ? Bu dünyada işleri iş ama ya öbür taraf ?

Öyleyse ; Kahrolsun Emperyalizm , Kahrolsun İnsan Görünümlü Mahlukatlar


Devamı...
Gönderen BabaHoroz on 7 Aralık 2009 Pazartesi