Askerin yemek duası değiştirildi: Mehmetçik artık… “Tanrımıza hamdolsun” demeyecek! Mehmetçik artık… “Allahımıza hamdolsun” diyecek! Özellikle son yıllarda Peygamber Ocağı'nda askerler arasında sessizce “Tanrı” mı, yoksa “Allah” mı deneceği tartışmaları yaşanırdı. Kimi “Tanrı” derdi… Kimi “Allah” derdi… “Allah” diyenlerin iddiası şuydu: “Tanrı sözcüğü Hıristiyanlara aittir! Bu söylem İslam'a aykırıdır. Samimi Müslümanlar Allah der!” Hangi Hıristiyan “Tanrı” diyor: İngilizler “God” diyor. Fransızlar “Dieu” diyor. Almanlar “Gott” diyor. İtalyanlar “Dio” diyor. İspanyollar “Dios” diyor. Daha geçmiş dillere gidersek Latincede “Deus” demek. Uzatmayayım… Hıristiyanlar “Tanrı” demiyor. Peki… Nerden çıktı bu hurafe? Cüneyt Arkın'ın “Kara Murat” filmlerinden! Şaka bir yana… Filmden romana her dildeki farklı “yaradan” sözcüğü Türkçe'ye “Tanrı” diye çevrilirdi. Çünkü: Daha İslamiyet yokken “Tanrı”, eski Türkçe'de “dünyanın tek yaratıcısı ve koruyucusu” anlamındaki “Tengri” sözcüğünden geliyordu. “Tanrı”, Türkçenin temel sözcüklerindendi. Çinceyi bile etkiledi; “Tengri” Çince'ye “T'ien” olarak geçti. (Çinliler, Orta Asya'daki Tanrı Dağları'na “T'ien-Şan” der.) Yani… “Tanrı” kelimesinin bizim kültürümüzde binlerce yıllık geçmişi var… Bu sebeple… “God”, “Dieu”, “Gott”, “Dios” ya da diğerleri Türkçe'ye “Tanrı” olarak çevrildi. Keza Arapça'da… Daha düne kadar Diyanet'in, sure-ayet çevirilerinde “Tanrı” sözcüğü kullanılırdı: “Tanrı'mız bir tek Tanrı'dır. O, merhamet eden, merhametli olandan başka Tanrı yoktur.” (Bakara/163) Şu anımsatmayı yapmalıyım: Kelimenin kökü “Tanrı”… Türk dillerinde, şive ve lehçelerinde ortak olarak hep kullanıldı: Yakut dilinde “Tangara”, Tatar-Kuman dilinde “Tengre”, Çuvaş dilinde “Tura”, Kırgız-Kazak dilinde “Tengri”, Karaçay-Malkar dilinde “Teyri” vs… İktidarda hiç mi kimse kalmadı kendi tarihini bilen! – Göktürkler yazıtlarında “Tengri” sözcüğü kullanmadı mı? – Kaşgarlı Mahmut “Divanü Lugati't-Türk” eserinde “Tengri” sözcüğünü kullanmadı mı? – Oğuz Türkçesinin destanı Dede Korkut hikayelerinde “Tengri” sözcüğü kullanılmadı mı? – Ahmet Yesevi ‘Divan-ı Hikmet' eserinin 12 şiirinde “Tengri” sözcüğünü kullanmadı mı? – Yunus Emre, Niyazi Mısri şiirlerinde “Tengri” anlamında “Çalab” sözcüğünü kullanmadı mı? Liste uzar gider… Bu sebeple Atatürk döneminde binlerce yıllık Türk kültürüne sadık kalınarak “yaradan” sözcüğü “Tanrı” olarak dilimize çevrildi. Peki… Ya “Allah” sözcüğü? Henüz ortada İslamiyet yokken… Henüz ortada Arapça yokken… Sümer ve Babil'de bazı putların “Al-Mah” gibi adları vardı. Bu dillerdeki “Al” ve “El” sözcüğü daha sonra İbranice ve Arapça'ya girdi. Tevrat üzerine çalışan Alman teolog Prof. J. Wellhausen, “Araplar, tıpkı Nabatlar gibi ‘Allah' adını verdikleri puta taparlardı” diye yazdı. Kaynağı İbnü'l-Kelbî'nin kaleme almış olduğu “Kitabü'l Esnam” idi. Arapların taptığı putların adları Kur'an-ı Kerim'de de geçer: “El-Lât”, “El-Uzzâ” ve “El-Menât”… İslam Ansiklopedisi'ne göre “Allah” sözcüğünün kökeni, (4 bin yaşındaki) “Arami” dilindeki “Alaha” kelimesinden gelmekteydi. “Allah”; Aramiceden doğan Süryani dilinde “Aloho” ve Tevrat İbranicesinde “Elah/Elahim” demekti. Bu nedenle… “Allah” adını; Mizrahi/Doğulu Yahudiler, Bahailer, Arapça konuşan Ortodoks ve Katolik Hıristiyanlar, Türkiye'de yaşayan bazı Hıristiyanlar da kullanıyordu. Evet. “Allah” sözcüğü İslam'dan çok önce vardı. Örneğin… Daha İslamiyet'in doğmasına 1200 yıl varken Arabistan'da -özellikle şiirde- bolca “Allah” sözcüğü bulunurdu… Hurafe yendi “Tanrı” değil… Aksine “Allah” sözcüğü tarih boyunca hep tartışıldı. Kelimenin kökeni hâlâ tartışma konusu… Kimine göre “Allah”, “tahayyere” sözcüğünden, Kimine göre “Allah”, “vilah” sözcüğünden, Kimine göre “Allah”, “lahe yeluhun” sözcüğünden, Kimine göre “Allah”, “ma'bud” ya da “liyah” sözcüğünden türetildi. Onlarca örnek veriliyor. Tek bu tartışma yok. Kimine göre “Allah” özel isimdir; kimine göre değildir. Bu tartışmalar hiç bitmeyecek. Diğer yanda… Dünyanın dört yanındaki Müslümanlar yaradana bildikleri dilde seslenmeye devam edecek. Örneğin… Farsça “Hüda” diyecek… Arnavutça “Zot” diyecek… Boşnakça “Bog” diyecek… Kimi Müslüman “Rabb” diyecek… Kimi Müslüman “Rahman” diyecek… Kimi Müslüman “İlah” diyecek… Kimi Müslüman “Allah” diyecek… Ama… Türk Ordusu'nun yiğit Mehmetçik'i kendi dilinde “Tanrı” diyemeyecek! Bakınız… Bu konuda tartışma yapmak istemiyorum. İstiyorum ki, herkes inandığını bildiği dilde yerine getirsin. Aslolan niyet'tir. Fakat… İnsanın ağırına gidiyor kulaktan dolma bilgilere yenik düşmek! Şu hurafenin gücüne bak! Diyanet bile fetva çıkardı; “Yüce Allah'ı kastetmek üzere O'nu ‘Tanrı' diye anmak inanca hiçbir surette aykırı olmaz.” Hurafe Diyanet'i bile yendi; Diyanet “Tanrı” yerine artık “Allah” demeye başladı! Türkçe kaybetti… Yetmezmiş gibi… Türkçe -din karşıtı gibi- sürekli düşmanlaştırılıyor. Selefi/Vehhabi yobazlığı, -AKP'nin desteğiyle- aydınlanma dini İslam'ı hurafeye teslim ediyor… https://www.sozcu.com.tr/2017/yazarlar/soner-yalcin/allah-mi-tanri-mi-2137763/ Soner Yalçın
Yüzyılın projesi yüzyılın fiyaskosuna dönüştü | |
| BOTAŞ, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattında zarar ettiğini itiraf etti Gülümhan GÜLTEN / VATAN BOTAŞ, yüzyılın projesi olarak lanse edilen, yılda en az 300 milyon dolar taşıma ve vergi geliri elde etmeyi planladığı Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattında zarar ettiğini itiraf etti. Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurumu ve KİT Komisyonu’na gizli ibareli bilgilendirme yazısı yazan ve 3 yılda 210 milyon dolar zarar eden BOTAŞ “Anlaşmalar değişmezse zararımız artarak devam edecek” dedi ANKARA - Türkiye, “yüzyılın projesi” olarak lanse edilen Bakü-Tiflis-Ceyhan (BTC) Projesi’nde hayal kırıklığı yaşıyor. BOTAŞ’ın, Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu (YDK) ve Meclis KİT Komisyonu’nun sorularına karşılık, Ekim 2009 tarihi itibariyle gelinen noktayı anlattığı “gizli” ibareli açıklama, Türkiye’nin BTC’de yaşadığı fiyaskoyu gözler önüne serdi. BOTAŞ’ın bu açıklamalarıyla “yüzyılın projesi”nin Türkiye için “yüzyılın hatası”na dönüştüğü ortaya çıktı. Söz konusu gelişmeler, Meclis KİT Komisyonu’nun 9 Aralık’da “gizli” oturumla gerçekleşen toplantısında gündeme geldi. Burada BOTAŞ, “Türkiye BTC’de zarar ediyor. Anlaşmalar değişmezse zarar büyümeye devam eder” diyerek, kritik bir itirafta bulundu. BOTAŞ, Türkiye’nin altına imza attığı anlaşmalardan kaynaklanan zararı önlemek için anlaşma şartlarının değiştirilmesi için uğraştığını belirtirken, uluslararası anlaşmalardaki şartların değişeceğine pek de şans tanınmıyor. BTC hattının açılışından bugüne geçen 3 yılda BOTAŞ International Ltd.’nin (BIL) Ekim 2009 itibarıyla geldiği nokta KİT Komisyonu’nda “Sürekli zarar eden ve finansman ihtiyacını kısa ve uzun süreli krediler ile karşılamakta olan BOTAŞ BIL şirketinin, borçlarını tasfiye edebilmek amacıyla sermaye artırımı çalışmaları yapılmakta olup, 2007 yılı sonunda öz kaynaklarını tamamen yitirdiği ve yabancı kaynakları ile de zararlarını finanse eder duruma geldiği...” şeklinde anlatıldı. Sabit ücret aleyhimize BOTAŞ ise Türkiye’nin işletmesinde sürekli zarar ettiği hatta durumu değiştirmek için yapılmaya çalışılanları şöyle anlattı: BTC Co. şirketiyle görüşmeler ve müzakereler sürdürülmekte olup, BTC Co. şirketine çeşitli öneriler sunulmuştur. Bunların en önemlisi, uluslararası kabul görmüş uygulamaların dışında kalan ’anlaşma süresi boyunca uygulanacak sabit taşımacılık ücretinin’ eskalasyona tabi tutulması ve asgari taşıma taahhüdünü içerecek şekilde anlaşmanın revize edilmesi istenmiştir. BOTAŞ, Türkiye’nin BTC hattında nasıl sıkıştırıldığını da şu ifadelerle anlattı: “BIL’in geliri sevk edilen petrol miktarına bağlı olup, beklenen kar düzeyine ulaşılamaması tamamen BIL’in kontrolü dışında olan 2 nedene bağlıdır. ilki, anlaşmalarda ’Throughput (petrol miktarı, doluluk) garantisi’ yoktur. Bu yüzden BTC Co. vaadettiği petrolü sevk etmeyerek BIL’in gelirlerinin düşük kalmasına neden oluyor. Taşıma geliri, petrolü pompalamaya gidiyor Anlaşmalarda BTC Co. tarafından pompa istasyonları yakıtı olarak petrol tercih edilirse, BIL’e varil başına 18 doları geçmeyecek şekilde petrol sağlanacağı garanti altına alınmıştı. Böylece yakıt tavanı getirilerek, maliyet sınırlanmıştı. Ancak BOTAŞ, BTC Co.’nun bir başka manevrayla BIL’i nasıl zor durumda bıraktığını şöyle anlattı: ”... BTC Co. petrol yerine yakıt tavan fiyat garantisi olmayan doğalgazı seçmiş, hampetrole gelen fiyat artışlarının doğalgaza yansıması sonucu işletmeci BIL şirketi büyük miktarlarda yakıt gideri ödemek zorunda kalmaktadır BOTAŞ bütün bu sorunların ardından BTC Co. ile masaya oturulduğunu belirterek, ilk başka uluslararası şirketten ’throughput garantisi’ istendiğini açıkladı. Türkiye’nin boru hattının kuruluşunda ısrar etmediği için alamadığı bu hakkın sağlanması halinde BIL’in yıllık gelirinin garanti edilmiş olacağı belirtildi. Ayrıca doğalgaz manevrasıyla BIL’in zarar ettirilmesinin de önüne geçmek üzere BTC Co.’dan petrole verdiği” yakıt birim fiyat garantisi“ni doğalgaza da vermesinin istendiği belirtildi. 900 milyon dolar kazanacaktı 210 milyon dolar zarar etti Devlet başkanlarının katılımıyla BTC Boru Hattı’nın açılışı 13 Temmuz’da 2006’da gerçekleştirildi. Türkİye BTC projesine, enerji ihracatında Rusya’ya olan bağımlılığı ortadan kaldıracağı, Boğazlar’daki petrol tehdidini azaltacağı, Türkiye’yi bir enerji köprüsüne, Ceyhan’ı da Rotterdam gibi bir enerji üssüne çevireceği iddiasıyla sarılmıştı. 1.074 km’si Türkiye’den geçen ve Türkiye kısmı 1.7 milyar dolara malolan petrol boru hattı, yıllar süren çetin pazarlıkların ardından, Haziran 2006’da ilk tanker yüklemesini yaptı. Açılış töreni ise 13 Temmuz 2006’da gerçekleşti. BTC boru hattının işletmesini çok ortakla oluşturulan uluslararası BTC Co. şirketi yürütüyor. Şirketin hakim ortağı İngiliz petrol devi British Petroleum (BP) Boru hattının Türkiye kısmı BOTAŞ’ın sahibi olduğu BOTAŞ International Limited (BIL ) tarafından işletiliyor. Türkiye kritik önem taşıdığı boru hattından, yapılan anlaşmalar nedeniyle sadece varil başına 35 cent ”geçiş ücreti“ ve 20 cent de vergi alıyor. Türkiye’nin altına imza attığı anlaşmalar nedeniyle, petrol fiyatlarının artmasıyla BTC Co. şirketinin gelirleri artıyor ama Türkiye’nin şirketi BIL’in gelirleri artmıyor. Aksine azalıyor. Ayrıca artan işletme maliyetleri ve doların değer kaybetmesi sebebiyle de BIL’in aleyhine bir durum ortaya çıkıyor. Boru hattının BOTAŞ’a yılda 300 milyon dolar gelir getirmesi amaçlanmıştı. Ancak boru hattı açıldığı 2006 Temmuz ayı başından Temmuz 2009 tarihine kadar geçen toplam 3 yıllık sürede Türkiye sadece 380 milyon dolar taşıma ve vergi geliri elde edebildi. Merkezi Jersey Adaları olan BIL’in giderleri düştükten sonra 3 yıllık net bilançosunun ise 210 milyon dolar eksi olduğu ortaya çıktı. Kaynak Yüzyılın projesini yüzyılın avanaklığına dönüştürdüKim dönüştürdü diye soracaksınız, ben baştan söyleyeyim; Tayyip Erdoğan yönetimi dönüştürdü ve bu gerçeği bu kez Ankara’da “bir başka yüksek denetleme kurulu deneticisi” bulup çıkardı, Meclis’e getirdi. |
Bazı Kürtlere göre “kahraman”; kimi Kürt aydınına göre “iblis”; Dersimli Kürtlere göre “hain”; Aleviler’e göre “cellat”; Doğulu şeyhlere/şıhlara göre ise “Mevlana Hakimüddin” idi…
Sünni Kürtleri, Alevi Türkmen Safeviler’in kılıcından Osmanlı’yla ittifak yaparak kurtaran İdris-i Bitlisi gerçekte kimdi? Türkleri nasıl Kürtleştirdi? DTP’nin kapatılmasıyla ne ilgisi vardı?
Çok gerilere gitmeyelim.
Selçuklular-Kürtler ilişkisi inişli çıkışlı oldu. Taraflar birbirinden pek hazzetmedi.
Kürtler, Akkoyunlular, Karakoyunlular, Dulkadiroğlu gibi Türk beylikleri himayesinde de pek mutlu olmadılar.
Kürtler, en çok Osmanlılar döneminde rahat ettiler.
Bunu sağlayan kişi ise İdris-i Bitlisi idi…
Gelin 500 yıl önceye gidelim.
Birinci perde
Fatih Sultan Mehmed’in ünvanı; “Sultanü’l-barrayn ve hakamül’l-bahrayn” idi; yani Anadolu, Rumeli ile Karadeniz-Akdeniz’in sultanı.
Fatih, Avrupa’nın sultanı olmak istiyordu. Bu nedenle yürüyüşü hep Batı’ya doğru oldu. Devrimciydi; hukuktan maliyeye; toprak üzerindeki siyasetinden güzel sanatlara kadar hep ilerici adımlar attı. Ali Kuşçu gibi alimlere önem verdi.
Fatih’in ölümünden sonra oğulları Cem ile Beyazıd arasında taht kavgası çıktı.
II. Beyazıd, Cem Sultan’a karşı halkın desteğini almak için Şeriatı hayatın merkezine koydu. Sarayın gerici unsurlarıyla ittifak yaptı. Çandarlı İbrahim gibi statükocu vezirleri tekrar saraya çağırdı. Babası zamanında yapılan sivil devlet kanunlarını daralttı; devletleştirilmiş emlak ve evkafı sahiplerine dağıttı. İtalyan ressamlarına yaptırılan Sarayın duvarlarındaki freskoları söktürdü.
Bu kısa bilgilerden sonra gelelim anlatacağımız olayın kahramanına: Yavuz Sultan Selim.
II. Beyazıd’ın oğluydu. Şehzadeliği döneminde Trabzon Valisi’ydi. Artık yaşlanan babasının atılgan olmamasına kızıyordu. Darbeyle babasının tahtını gasp etti. Osmanlı’nın Batı’ya yürüyüşünü Doğu’ya çevirdi…
Şimdi de olayın ikinci kahramanını tanıyalım: Şah İsmail.
İkinci perde
15’inci yüzyıl sonunda İran’da taht kavgaları başladı. Saltanatı Bayındır soyundan Safeviler ele geçirdi.
Devletin başına Erdebil Ocağı’ndan Şeyh Haydar’ın küçük oğlu Şah İsmail geçti. Şah İsmail aynı zamanda, “Hatayi” mahlasıyla Türkçe şiirler yazan bir şairdi. Türkmen’di. Kimine göre “Alevi” kimine göre “Şii” idi.
Anadolu Alevi Türkmenleri Şah İsmail’i kendi hükümdarları ve pirleri saydı/ hala da öyle sayarlar.
Buraya minik bir parantez açmalıyım:
Bu destek sadece inanç temelli değildi; Türkmenler yeni merkezileşmiş Osmanlı’ya karşı hoşnutsuzdular. Çünkü ne asker ne de vergi vermek istiyorlardı. İstedikleri kendi aşiret hukukları çerçevesinde göçebe hayata devamdı.
Hele hele özellikle Beyazıd döneminde Sünni İslamiyet’in Osmanlı resmi ideolojisine dönüşmesini kabullenmediler.
Bu nedenlerle de Şeyh Cüneyd-Şeyh Haydar döneminde Safeviler’e yakınlaştılar.
Safeviler Erdebil sufileri sayesinde Azerbaycan, Doğu Anadolu, Irak ve İran’da siyasi gücü ele geçirdiler.
Şah İsmail Azerbaycan dolaylarının hakimi Veziriazam Şemseddin Geylani’nin desteğiyle Akkoyunluları mağlup etti. Gözü Osmanlı topraklarındaydı.
1502-1507’de iki kez saldırıya geçti. Erciş, Ahlat, Diyarbakır, Mardin, Cizre, Musul, Bağdat’ı aldı. Sünni din adamlarının türbelerini yıktı. Bu hareketi Sünni Kürt aşiretlerinin tepkisini çekti…
Üçüncü perde
Ve gelelim yazımızın konusu olan kişiye: İdris-i Bitlisi.
Ailesi Bitlisli ve “Mevlana Hakimeddin” lakabıyla biliniyordu.
Babası tasavvuf ve tefsir konularına hakim Mevlana Şeyh Hüsameddin Ali-ül Bitlisi idi.
Ahmet Yesevi’nin yolundan yürüyen Seyyid Mehmet Nur Bahçi’den feyz almış; halifesi olmuş; şeyhi ölünce Nurbahçi tarikatını kurmuştu.
Bilginleri ve şairleri sevip koruyan Türkmen beyliği Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın hizmetinde “divan katibi” olarak görev yapmıştı. Sekiz kitabı vardı.
İdris-i Bitlisi böylesine önemli bir alimin oğlu olarak dünyaya geldi.
Doğum tarihi kesin olarak bilinmiyor. 1452 - 1457 arasında doğduğunu yazabiliriz. Doğum yeri de muğlaktı; kimine göre Diyarbakır kimine göre Bitlis’ti. Kürt’tü.
Eğitimi babasından “İdrisiye Medresesi”nde aldı. Arapça, Farsça öğrendi.
Uzun Hasan başkentini Diyarbakır’dan Tebriz’e nakledince ailece oraya göçtüler.
Tebriz’de “Saray katipliği” yaptı. Ali Şir Nevai gibi alimlerle arkadaşlık kurdu. Şah İsmail’in 1501’de Akkoyunluları tarihten silmesine kadar sarayda görev yaptı. Ailesini koruyup kollayan Akkoyunluları yok ettiği için Şah İsmail’e düşman kesildi. Ve tabii bir düşmanlık nedeni ise Şah İsmail’in mezhebiydi.
İdris-i Bitlisi, Safevi tehlikesi konusunda II. Beyazıd’ı uyarmak için Osmanlı Sarayı’na kadar gitti. İyi karşılandı ama umduğunu bulamadı. Kendisine Arabistan kadıaskerliği gibi “bürokratik” bir görev verildi. Bir de resmi tarih yazıcılığı.
İdris-i Bitlisi’ye isteğini veren padişah Yavuz Selim oldu.
Yavuz Selim Trabzon Valiliği döneminde Safeviler’i tehlike olarak değerlendirmiş, babasını uyarmıştı.
Yavuz Selim tahta oturunca hemen İdris-i Bitlisi ile ittifak yaptı; Şah İsmail konusunda hemfikirdiler; yok edilmesi gerekiyordu.
Yavuz Selim sürekli kendine tehditkar mektuplar gönderen, “Anadolu halkının babasının müridleri olduklarını” yazan, Timur bozgunundan bahseden Şah İsmail’i susturmak istiyordu.
Kürtlerin desteğini almak için İdris-i Bitlisi’yi görevlendirdi.
İdris-i Bitlisi kısa sürede Sünni Kürtleri Osmanlı’nın yanına çekti.
Uzatmayalım…
20 Nisan 1514’te İstanbul’dan sefere çıkan Yavuz Selim, 24 Ağustos 1514’te Çaldıran’da Şah İsmail’i mağlup etti.
Bu savaş sonunda Kürt aşiretleri özel bir idareye tabii oldu. Kürt derebeyliğinin temeli atıldı. Bu ayrıntılara da girmeyip meselenin özüne gelelim: Türkler nasıl Kürtleştirildi?
Ve final
Çaldıran Savaşı’ndan sonra Yeniçeriler’in huzursuzluğu nedeniyle Amasya’ya dönen Yavuz Selim, Doğu Anadolu’da düzenin sağlanması görevini İdris-i Bitlisi’ye verdi.
İdris-i Bitlisi 25 Kürt aşiretini bir araya getirerek, onları -kendi üslubuyla yazarsak- “Kızılbaşların kökünü kazımaya teşvik etti.”
Hepsi, “Kızılbaş topluluklarına karşı kılıç darbesiyle cihat etme” yemini ettiler.
İdris-i Bitlisi kararı bildirmek için Amasya’ya Yavuz Selim’in yanına gitti.
Dedi ki, “Yüce amaç, Kızılbaşların topluluklarını parçalamaya ve birliğini darmadağın etmeye yol açacak tedbirleri almak olduğuna göre, bu durumda Sultanlık Sarayı’nın adamlarından, bütün yerli beylerin itaat edecekleri ve emirlerine boyun eğecekleri birinin tayin edilmesi daha iyi olur. Böylece bu iş en hızlı ve en iyi şekilde tamamlanır.”
O kişi Bıyıklı Mehmed Ağa oldu; Diyarbakır bölgesi Beylerbeyi yapıldı.
İdris-i Bitlisi memnundu.
Şakir Epözdemir gibi tarihçiler bakın ne yazıyor: “O dönemlerde Doğu ve Güneydoğu bölgesi baştanbaşa Kızılbaşların işgali altındaydı. Bölge insanı ve beyleri bu zulümden kurtulmak için İdris-i Bitlisi’yi beklemiştir.”
Bizim tarihçiliğimiz böyledir işte; neyse…
Gelelim sonuca…
İdris-i Bitlisi’nin Selim Şah-namesi’nde yazdığına göre “40 bin Kızılbaşın/Türkmen’in başı kesildi.”
Ve binlerce insan, Sünni Kürt kimliğine bürünerek katliamlardan kurtuldu.
Bu nedenledir ki, Nuri Dersimi, “Kürdistan Tarihinde Dersim” adlı kitabında İdris-i Bitlisi’yi “hain” olarak göstermektedir.
Günümüzde İdris-i Bitlisi hala tartışılmaktadır.
Bu yazının konusu benzer tartışmaları yinelemek değildir.
Ya da resmi ideoloji gereği “aslında Kürt yoktur onlar Türk’tür” demek hiç değildir.
Bakınız; kişi kendini hangi kimlikte görüyorsa öyledir. Türk, Kürt, Yahudi, Ermeni, Rum, Çerkez, Laz, Gürcü, Sünni, Alevi hepsi Türkiye Cumhuriyeti’nin saygın vatandaşlarıdır.
Bu yazının yazılma amacı şudur:
Bazı Kürt aydınları sık sık tv’lerde yakın tarihten örnekler veriyor ve nasıl eziyetlerle karşılaştıklarını anlatıyor. Söylediklerinin çoğu doğru.
Ama tarihi nereden başlatacağız?
500 yıl geriye gittiğinizde de Alevi Türkmenleri kesen, onlara “jenosid” uygulayan İdris-i Bitlisi’yi görürüz!
Evet empati şart. Kardeşliğe mecburuz.
Salt yaşanan acılar üzerinden siyasal rant elde etmeye çalışarak yarını inşa edemeyiz.
Sorunu kardeşlik temelinde çözülmesi isteniyor ise her türlü teröre övgüler düzmeye son vermek gerekiyor.
Artık beyaz sayfa açmak şarttır.
Bunu yapamazsak daha nice partiler kurulur ve kapatılır…
Soner Yalçın
Kaynak:
15 Kasım Pazar Günü Banu Avar’la Zürih’te bir Konferansta bir araya geldim.
Dünya Düzeni ve Türkiye’nin gidişatı hakkında çarpıcı açıklamalar yapan tecrübeli Gazeteci; TRT den atılma sebebine de tekrar bir açıklık getirdi.
İşte; Toplantıda konuşulanlar ve sizler için Banu Avar’a yönelttiğim sorular:
Banu Avar: Baskılara dayanamadık!
2004-2008 arası çalışma yerim TRT idi. 2008 Mayıs ayında büyük ortadoğu ve asya projesi adı altında bir programın montajını yaparken, montajın ortasında içeriye TRT istanbul'da çalışan bir arkadaşım girdi elinde bir zarfla. Zarfta 15 gün önce işime son verildiği yazıyordu.
15 gün önce işten atılmışım haberim yok. Bu haberi aldıktan sonra gülümseyerek Ankara'yı ziyaret etmeye karar verdim. Bana bir bilgi verilmesi gerekiyordu, çünkü normalde bir senelik bir anlaşmamız vardı.
''En fazla Mail alan program, TRT'nin en yüksek raitingli programı benim programımken ,niye işten atıldım?'' diye sordum. Aldığım cevap şuydu:'' efendim ne yapalım; Amerikan Büyükelçisi, İsrail Büyükelçisi, Gürcistan Büyükelçisi sizi istemiyorlar, baskı yapıyorlar buna daha fazla dayanamadık… Bende teşekkür edip ayrıldım oradan.
Su faturaları İngilizce ve Almanca
Güney illerimizde yaşayan yabancıların arasına giriyorum, oralarda onları izliyorum ne oluyor bitiyor diye- inanılmaz! Gizli kilise kurmaktan tutun ,adamların örgütlenmesi inanılmaz şekilde yayılıyorlar. Hepsi bir aradalar ve bir anda ayağa kalkıyorlar. Alanya, Fethiye, Didim böyle. Öyle bir taktik çalışma yapıyorlar ki, öyle bir baskı var ki ;artik İngilizce ve Almanca yayınlanıyor Türkiye’deki su faturaları.
Nolur bunlardan biraz örnek alalım. İnanılmaz bir örgütlenmeyi becerebilen bir insan gurubuyla karşı karşıyayız ve bu insan grubunun zekası bizden geri. Batılılar Türklerin zeka seviyesine çıkamazlar!
Kafamızı batıcılık denen bu kanserden kurtarmalıyız!
Batı yaşayabilmek için doğuya elini atmak zorunda!
10 Sene sonra Batı tamamen bitik olacak!
Muhasir medeniyet devamlı değişiyor ve bu artık Batı değil!
Batı bitmiş durumda!
At gözlüğü takıyorlar, neresi medeni bunların?
İsmet İnönü’nün Kültür danışmanı Nurullah Ataç’tı ve bu adam Atatürk'ün ölümünden sonra şunu diyebildi:
''Bizim devrim dediğimiz hareketin amacı; bu ülkeyi batı ülkelerine benzetmektir.
Biz görüyoruz eksiğimizi efendim Yunanca öğrenmedik, Latince öğrenmedik, Avrupalıların eğitiminden geçmedik onun için, ne kadar uğraşsak Avrupalı gibi olamıyoruz.'' Komplekse bakın!
Gençleri hür edebiyatıni öğreterek kurtarabiliriz. Halk musikisini sevenler uygarliğa düşmandır diyor
Nurullah Ataç. Bu laubalilikten vazgeçilmeliymiş. Alaturka dinlemeyecekmişiz ,çünkü Avrupalı olamayız sonra! Buna insanları inandırmaya çalıştılar ve beyin yıkadılar.
Aramıza; Almancıklar, Amerikalıcıklar, İngilizcikler var...
Kendini Alman, Amerikalı, İngiliz, Fransız zanneden bir takım zavallı yaratıklarla karşılaşıyoruz.
Eğer Atatürkçüysek; Mason cemaatlerinden, Fetullah cemaatlerinden, tarikatlardan ve Batıcılık illetinden uzak duracağız.
Bu Millet; çok ilginç bir Millettir ve çok fena tokat atar!
Anında ama son noktada!
Yumurta kapıya gelecek!
Değişik bir Milletiz, böyle bir millet dünya yüzünde yok.
Biz birbirimizin değerini bilelim.
Kompleksli insanlar var etrafımızda...
Batının içimize yerleştirdiği kompleksli Türkiye’den nefret eden insanlarla dolu içimiz.
Biz çok yakında çok değişik durumlar göreceğiz!
Size bakınca ;kökü dışarda olan çiçekleri hatırlıyorum... İnşallah hepiniz kendi topraklarınıza dönersiniz... Sizleri dışarlara, özellikle çalışan işçi olarak gelenleri, dışarlara gönderirken geri dönüşlerini hiç düşünmediler... İnşallah bir gün hepimiz aynı ülkenin sınırları içinde, beraber bir bütün ve bütün o ülkenin zenginlikleriyle rahat rahat yaşarız diye düşünüyorum.
Türkiye ayaklandı!
Türkiye’de inanılmaz bir manzara var!
Medya’da ne kadar hain varsa onları derlediler, topladılar, devşirdiler, para verdiler işte bu gün
ekranlarda gördüğünüz kuklalar boş boş konuşuyorlar, hepsi yalan söylüyor! Hepsi kendi ülkesinden nefret ediyor bir şekilde bu duruma getirdiler ama ne yaparlarsa yapsınlar halk bunlara inanmiyor! Halk inanılmaz sağ duyu sahibi. Bütün şehirlerde herkes sokaklarda. Elinde kopuk bacağıyla Gaziler yürüyor, Şehit aileleri yürüyor. Önlerinde en ufak bir örgütlenme yok ,en ufak bir lider yok. İnanılmaz bir manzara, görseniz ağlamadan bakmanız mümkün değil. Bu halkın genetiğinde bu var. İşte bundan korkuyorlar.
Türkiye nereye gidiyor?
Türkiye iyiye gidiyor!
Şu anda da belirlenmiş adamlar var... Hazırlanıyorlar; bir tanesini söyleyebilirim Tuna Beklevic.
Hatırlarsınız; Tayyip Erdoğan'ın uçağına binmişti. Türkiye küçük millet meclisleri kurmaya çalışıyorlar.Para NDI (Milli Demokrasi Enstitüsü) nden geliyor. Amerika'nın CIA’ye bağlantılı kurumudur. Bunlar vasıtasıyla ve Avrupa Birliğinin çeşitli kurumlarından gelen paralarla, Türkiye’yi bölgelere parçalıyorlar.
Trakya'nın bayrağı bile ayrı, bir bayrak belirlendi. Trakya tamamen ayrı bir bölüm olarak Trakya
Cumhuriyeti olacak çok yakında. Türkiye'yi paramparça etme planları ortalıkta dolaşıyor ama bu halk buna izin vermeyecek! Bunun çalışmaları’da yapılıyor!
Kürt sorunu yoktur!
Kürt sorunu yaratılmak isteniyor!
Malatya’da 8 tane kürt derneği bir araya geldi ,Türk bayrağının önüne geçtiler, biz bunları desteklemiyoruz, biz bu milletin bütünlüğünü istiyoruz biz birlikteyiz dediler, hepsi ayağa kalktılar. Tabii bizim Medya buna yer vermedi ama İnternette kıyamet kopuyor!
Diyarbakır'ın Çınar’ından beni aradılar; 7 tane çocuğum var. Türk bayraği asıyorum, Kafana sıkacağız bu bayrağın altında. 7'sininde kafasına sıkacağız demişler- sıkarsa sıksın hadi bakalım sıkıyor mu dedi ve çocuklarıyla beraber bu bayrağı orada koruyanlar var!
Biz Kürdüyle, Türküyle, Boşnağıyla, Çerkeziyle her birşeyiyle burası Türk demek – Türk bu demek! Bu toprakların içinde beraber Kurtuluş Savaşları verilmiş!
Şu mentalitelerle boğuşmamız gerekecek. Bu çok önemli! Çünkü kendi olamıyor, kendi olamama sebebi; Batı'yı çağdaş zannetmesi, Batı; Orta Çağda yaşıyor, neresi çağdaş bu Batının?
Ben Amerika'da yaşadım uzun zaman. 15 senem İngiltere'de geçti, Fransa'da 3 yıl yaşadım, İsveç'te yaşadım 6 ay.
Ben ciğerini bilirim bunların! Bunlar at gözlüklü insanlardır!
Türkiye iyi bir yere gidecek! Biz Türkiye'yi iyi bir yere götüreceğiz!
İyi duygular vermek için, söylemiyorum bunu. Ben Psikolojik bir operasyonun çok fena halde alıp başını yürüdüğünün duygusundayım: Her şey çok kötü! Türkiye batıyor!
Türkiye asla batmayacak, bu kadarcık şeyle batmaz Türkiye! Nereye batıyor Türkiye? Türkiye'yi halledemediler ve halledemeyecekler! Evet çok kötü bir sürü durumlar var ama olmayacak!
Her geçen gün insanlar örgütleniyorlar! Daha fazla uzun uzun konuşamam...
Hemen yarın bir şey olmayabilir ama öbür gün olacak!
Gideceğimiz yer toplumcu gidişattır. Buraya kadar geldi bu iş. Bir çöküntü yaşandı, doğrudur. Bu oyunun adı batıcılıktır. Bu batıcılık oyununun sayesinde Türkiye bu kadar zayıflatılmıştır. Avrupa birliği diye diye bu salaklık içindeyiz. Bize güveneceğiz önce! İran ve Suriye'ile yakınlaşmak lazım, Rusyayla yakınlaşmak lazım... Avrasya seçeneği çok önemlidir!
Namaz kılacağınıza, bale yapın diyenler var. Zamanında bunlarla çok kavga ettim! Bunu kabul etmek mümkün değildir! Bu “mon cher” kafalarla hiç bir yere varılamaz! Kendiniz gibi olacaksınız. Türk gibi olmak lazım! Birazda siz Milliyetçi olun! Ben TÜRKÜM deyin ve GURUR duyun! Utanmayın! Biz biz olmaktan mutlu olmalıyız!
Banu Avar’a İsviçre’deki Minare krizini sordum. Bakın bu konu hakkında neler söyledi:
Dilimizden, ve dinimizden bizi uzaklaştırmaya çalışıyorlar! Camilere minare konmasın deniliyor. Herkesin bir dini var. Onun kilisesinde falanca şeyini çıkarıcam de, bakın nasıl kıyamet kopuyor. Clintonlar, Obamalar bunlarla ilgileniyor da sen kendi dininle ilgili bir konuda niye ortaya çıkıpta laf etmiyorsun?
Biz Dinimize’de Türklüğümüze’de sahip çıkacağız!
Kendini batılı gören ve batılı demenin ne demek olduğunu bile bilmeyen ama kendini batılı görerek bir takım komplekslerinden sıyrılmayı düşünen bir insan grubu var Türkiye de. Bu küçük bir azınlıktır. Onlar batıya, batıdan çok sahip çıkıyorlar ,Kraldan daha çok kralcılar.
Ben Müslümanım bununla da gurur duyuyorum ve bırakmayacağız bu sahte islamcılara bu işi! Biz dünyanın en son gelen dininin mensuplarıyız!
Bir arkadaşım kısa sure önce Vefat etti. Vefatından once kendisiyle görüşmüştüm. Bana çok önemli bir şey söyledi. Bak dedi, sana kim ki bir katolik olarak bir hıristiyan olarak ben ateim ateim derse sakın inanma! Ben Katolik bir Anne- Babadan doğdum, ölene kadar da katoliğim dedi!
Banu Avar'ın verdiği bu örnek ,her şeyi anlatıyor zaten…
Müslümanlar aşırı dinci diye suçlanıyorlar ama asıl bu suçlamaları yapan insanların içinde daha güçlü bir inanç yatıyor.
Son olarak yazımı, Banu Avar’ın Yurt Dışındaki gençlere seslendiği şu sözle bitirmek istiyorum:
Sevgili kardeşim; seni tuzağa düşürmelerine izin verme! Vereceklerinden çok, alacakları vardır onların. Önce ruhuna el koyarlar, kimliğine, emeğine... Ne kadar iyi köle olursan ol fark etmez. İşlerine yaradığınsürece varsın! İlk işten atılacak olansin ama bu Millet bu Bayrak bu Vatan senin! Bilgin bereketlenecek;emeğin uranyum, altın, petrolle geri dönecek, fabrikaların saat gibi çalışacak ve milletin tok ve mutlu olacaktır! Sen bu yolun yolcusu ol, bil ki gerçek zenginlik, mutluluk ve bereket seni mutlaka bulacaktır.
Bu sözlerle Banu Avar’ın bunca sene bir kez bile dokunulmayan bir yaranın üzerine bastığını hissettim…
Her satırı tek tek boğazıma dizildi…
Kaynak
100 yıl önce Balkanlar'da başına gelenlerin neredeyse tıpatıp aynısı bugün Güneydoğu'da karşısında.
Soner Yalçın bugünkü yazısında son günlerin en önemli gündem maddlerinden biri olan Kürt açılımını ele aldı.Yalçın yazısında Osmanlı'nın dağılma döneminde yaşanan olaylarla günümüz Türkiye'sinde yaşanan olaylar arasında paralellik kurarak çeşitli değerlendirmelerde bulundu. İşte Soner Yalçın'ın satırları:
Türkiye dejavu yaşıyor. 100 yıl önce Balkanlar'da başına gelenlerin neredeyse tıpatıp aynısı bugün Güneydoğu'da karşısında. Tek fark, ayrılıkçı çeteler dağdan inerken değil Avrupa'nın baskısıyla cezaevinden çıkarılırken davul-zurnayla karşılanıyor olmasıdır. Üstelik ayrılıkçılar ve karşılama ekibi Türk mahallelerinden geçerek gösteri yapıyorlardı.
ENVER'LER, RESNELİ NİYAZİLER...
İttihat ve Terakki mensubu subayların anı kitapları birbirinden çetin, birbirinden acı sahnelerle doludur.
Hepsi Balkanlar'da ayrılıkçılara karşı mücadele verdi. İttihatçılar zaten komitacılık metotlarını bu gerilla savaşı sürecinde öğrendi. Ve İstanbul'daki Sultan'a karşı aynı yöntemle zafer kazandılar.
Biliyorsunuz ki bu zaferin fitilini, dağa çıkan subaylar ateşledi. Enver'ler, Eyüp Sabri'ler, Resneli Niyazi'ler niye dağa çıkmıştı? Kuşkusuz temel neden sosyo-ekonomikti. Ancak dağa çıkışın "politik psikolojisi" de vardı. İşte bu psikolojik etnik yara, PKK'lıların karşılanma törenleriyle yakından ilgiliydi...
BALKAN OYUNU
Önce biraz geriye gitmemiz gerekiyor...Osmanlı "93 Harbi" adıyla bilinen savaşta Rusya'ya yenilince 3 Mart 1878'de Ayastefanos Antlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı. Bu yıkım antlaşmasına göre, Romanya, Sırbistan, Karadağ tam bağımsız oldu; Karadeniz'den Ege Denizi'ne kadar inen koskoca bir Bulgaristan kuruldu. Osmanlılara sözde Bosna-Hersek ve Arnavutluk bırakıldı ama buralarla bir kara bağlantısı yoktu; "Avrupa Türkiye'si" ikiye bölündü. Kısacası Osmanlılar, Balkanlar'dan atılıyordu. Ancak, Rusya'nın Balkanlar'daki nüfuzunu artırması, İngilizleri, Fransızları, Almanları, İtalyanları, Avusturyalıları telaşlandırdı.
Avrupalıların diretmesiyle 13 Temmuz 1878'de Berlin Antlaşması imzalandı. Rusya'nın hâkimiyet alanı daraltıldı; Bulgaristan tekrar küçük bir prensliğe indirildi vs. Tabii bu arada İngilizler, oldubittiyle Akdeniz'in en stratejik adası Kıbrıs'a fiilen el koydular ama ayrıntıya girmeyelim. İşin özü aslında şuydu: Avrupalılar endüstrileşmeyle birlikte dünyayı paylaşım mücadelesine girmiş; fakat "hasta adam" Osmanlı'nın nasıl pay edileceği konusunda bir türlü anlaşamamışlardı. Tabii bu arada bu paylaşım savaşını meşru göstermek için, halkların hoşuna gidecek sözcükleri dillerinden düşürmüyorlardı: İnsan hakları, medeniyet, reform vs. Yani aynı bugünkü gibi...
TERÖR TIRMANIYOR
20'nci yüzyıl başında Balkanlar'daki ayrılıkçı örgütler terörü zirveye çıkardı. Neler yapmadılar ki; Osmanlı Bankası'nı havaya uçurdular; Selanik limanında gemi yaktılar; Vardar köprüsünü tahrip ettiler; birçok insanı kaçırıp fidye aldılar vs...Balkanlar yanıyordu. Örneğin sadece 1903 yılının üç ayında Makedonya'daki terör olaylarında, 5.328 Türk, 6.000 Makedonyalı öldü, 198 ilçe yakılıp yıkıldı, 71 bin kişi evsiz kaldı, 30 bin kişi yurdundan oldu. Mehmetçik yangını söndürebilmek için dört yana koşup duruyordu. Maaşını alamayan, soğukta kendini koruyacak kışlık giysi giyemeyen, hastalıklarla mücadele eden, silahına sürecek mermi bulamayan Mehmetçik o zorlu koşullarda var gücüyle ayrılıkçılara karşı mücadele verdi.
İlk dönemlerde zorlanan ve çok sayıda şehit veren Mehmetçik zamanla gerilla savaşını öğrendi.
Özellikle yeni kurulan Avcı Taburları, tıpkı komitacılar gibi dağlarda yaşayıp, istihbarat toplamaya, iz sürmeye, pusu atmaya başladı. Çete savaşında artık üstünlük Avcı Taburları'ndaydı.
AMA NE OLDU DERSİNİZ?
Avrupa "İnsan hakları ihlalleri var" deyip Balkanlar'da yeni bir güvenlik anlaşması dayattı.
Balkan güvenliğinden sorumlu Makedonya Müfettiş-i Umumisi Hüseyin Hilmi Paşa'nın yanına biri Rus diğeri Avusturyalı iki yardımcı subay verdiler.
Yeni kurulan jandarma biriminin başına ise bir İtalyan general ile 25 yabancı subayı getirdiler. Jandarma okullarının başına da yabancı subaylar atadılar.
Bitmedi... Avusturya Üsküp, İtalya Manastır, Rusya Selanik, Fransa Serez, İngiltere Drama illerinin güvenliğinin sorumluluğunu üstlendi. Böylece 1905 yılında Makedonya, adeta milletlerarası bir memleket görünümü kazandı.
TÜRK MAHALLESİNDEKİ GÖSTERİ
Avrupa'nın istediği güvenlik yapılanmasına rağmen terör bitti mi? Hayır. Üstelik...
Avcı Taburları'nın yakaladığı ayrılıkçı komitacılar yabancı subayların inisiyatifiyle serbest bırakılmaya başlandı. Serbest bırakılmalarının amacını ise hep şöyle açıklıyorlardı: Toplumlar arasında barış sağlamak!
Barış sözcüğünün adı geçince akan sular duruyordu.
"Barışı sağlama" umuduyla cezaevlerinden salıverilenler davul-zurnayla karşılandı. Her salıverilme olayında kutlama yapıldı. Ve bu gösterilere nedense hep Türk mahallelerinin içinden geçilerek başlanıldı.
Ne mesaj vermek istiyorlardı acaba?
Şaka gibi; dün sanki bugün! Yazdım ya dejavu!
Aynı bugün gibi...
Balkanlar'daki Türk köylüsü gibi Türk askeri de bu olup biteni şaşkınlıkla seyretti. Herkes suskundu. Kimse ne yapacağını nasıl davranacağını bilemiyordu.
Acı olaylar yaşanıyordu. Örneğin...
Yabancı subaya selam durmadığı için sokakta herkesin önünde kırbaçlanan Mehmetçik bunu onuruna yediremiyor, tüfeğini ateşliyordu. Gönüllü ölümdü bunun adı. O günlerde idam sehpasına gülümseyerek yürüdü Mehmetçik Halimler...
Ellerinden başka bir şey gelmediğine inanıyorlardı.
Subay direnişi böyle doğdu Balkanlar'da... Avcı Taburları'nda görevli Enver'lerin, Resneli Niyazi'lerin Eyüp Sabri'lerin niye dağa çıktığını sanıyorsunuz siz?
Politik psikoloji bilimi (üstelik kurucusu bir Türk'tür; Prof. Vamık Volkan) bilinmeden bu topraklar anlaşılamaz...
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan G-20 Zirvesi ve BM Toplantıları için ABD’ye giderken “Açılım sürecini oradaki dostlarımıza anlatmakta da yarar görüyorum” dedi. Peki Başbakan, “Teksas Açılımı” konusunda da ABD’lileri uyardı mı? “Amerika’nın Öcalan’ı” ayrılıkçı McLaren’in cezaevi şartlarını gündeme getirdi mi? Siz sanıyor musunuz ki “demokrasi beşiği” ABD’nin “Kürt sorunu” yok!..
TÜRK toplumu olarak neredeyse “paranoya” haline getirdiğimiz bir korkumuz var: Bölünmek. Son 300 yılını sürekli toprak kaybederek geçiren bir toplum için bu korku anlaşılır.
Ancak dikkatinizi çekiyor mu bilmem:
Son 300 yıldır ne zaman ayrılıkçı bir hareketle karşılaşsak; Batılı devletler hemen olaya el koyuyor ve hemen işaretparmaklarını gözümüze uzatarak neler yapmamız gerektiğini bize bir bir söylüyorlar. Biz de hep onların dediğini yapıyoruz ve ne hikmetse hep kaybediyoruz.
Fakat bu yazıda anlatmak istediğim bu değil. Merakım başka...
Batılı büyük devletler hiç ayrılıkçı hareketle karşılaşmazlar mı? Hiç bölünme tehlikesi geçirmezler mi?
Olur mu öyle şey; tabii karşılaşırlar ve bölünme tehlikesi de geçirirler. Ama bunu kimse duymaz! Duyurmazlar. Hiç öyle bildik, “Dünya küreselleşti, bir köy haline geldi, kim neyi nasıl saklar” gibi ezberci laflar söylemeyiniz. Neyi ne kadar bileceğinizi dünya haber ağını elinde tutan iletişim tekelleri belirler. Biz sadece bize gösterilenlerini görürüz! Çünkü bunlar bilir ki; (Macchiavelli’ye göre) en büyük erdem(virtu) kontroldür.
Bu kadar sözden sonra bir örnek vermeliyim...
Republic of Texas (Teksas Cumhuriyeti) diye bir örgüt adı duydunuz mu?
Ya da Richard McLaren adında bir örgüt lideri...
Dünya; Kürt örgütlerini, liderlerini ezbere sayar ama Teksas ayrılıkçıları halkından hiç haberdar olmaz.
Sanıyorum “hikâyemize” başlayabiliriz...
Teksas Açılımı
Teksas, ABD’nin güneyinde bir eyalet. Türkiye’ye yakın büyüklükte toprağı var. Nüfusu 24 milyon. Bunun yüzde 83’ü beyaz, yüzde 17’si siyah.
ABD’nin en zengin eyaletlerinden. Ülke petrolünün yüzde 40’ını Teksas çıkarıyor. Hayvancılık ve tarımda lider konumda.
Teksas tarihi boyunca hep bağımsız olmak istedi. Bazen başardı da; 1836 yılında, bağımsızlık savaşını vererek Meksika’dan ayrıldı. Ancak bu durum 9 yıl sürebildi. 1845’te ABD’nin istilasına uğradı.
ABD’nin ilhakı Teksas’ı böldü. Bazıları federasyon içinde kalmayı desteklerken bir grup ise bağımsızlıktan yanaydı. Bu tartışmalar 150 yıldır sürüyor. Ayrılık fikri bazı yıllarda artıyor; gizli örgütler kuruluyor.
Son yıllarda Teksas’ın bağımsızlığı için mücadele veren bir örgüt var:
Republic of Texas (Teksas Cumhuriyeti)...
Lideri ise Richard McLaren...
Teksas halkının esir tutulduğu gibi tezlere sahip olan Republic of Texas 1995 yılında geçici bir hükümet kurdu. Teksas bağımsızlığının sembolü 1836 Anayasası’na bağlıydılar.
Örgüt üyeleri hayli aktifti. Amerikan polisinin şiddet yanlısı tavrına karşın, silahlanıp dağa çıktılar! Kendileri için “Teksas Cumhuriyeti’nin Askerleriyiz” dediler. 1997 yılında Joe ve Margaret Ann Rowe isimli iki Amerikan vatandaşını esir aldılar; karşılığında ise hapisteki arkadaşlarının serbest bırakılmasını istediler.
ABD böyle bir kalkışmaya izin veremezdi kuşkusuz. Sert güç kullanımıyla Teksas Cumhuriyeti Askerleri’ni yakalayıp cezaevine koydu. Yakalananlar hapishanede direnişe geçtiler; savaş esiri muamelesi görmeyi istediler.
Bu zorlu süreç örgütün parçalanmasına da neden oldu: McLaren Grubu, Daniel Miller Grubu ve Johnson-Enloe Grubu...
Hepsi de illegaliteyi/yeraltı örgütlenmesini savunuyordu. Ancak silahlı direniş meselesi örgütü bölmüştü.
Silahlı radikalizmi savunanların başında Johnson-Enloe vardı. Bu grubun iki üyesinin içlerinde ABD eski Başkanı Bill Clinton’ın da bulunduğu birçok devlet görevlisine suikast planladıkları ortaya çıktı.
Fazla ayrıntıya girmeyeyim. Örgüt militanlarının hepsi “bölücülükten” yargılandı.
Örgütün lideri McLaren 99 yıl hapis cezasına çaptırıldı. Yardımcısı Robert Otto şanslıydı; ona 50 yıl hapis cezası verdiler.
McLaren’in cezaevi koşulları
Teksas Cumhuriyeti örgütü liderleri, militanları cezaevine atıldı ve sorun bitti diye düşünmeyiniz.
Teksas’ta bu yıl yapılan anketlerde Başkan Obama hükümetini üzecek sonuçlar çıktı: Teksas halkının yüzde 35’i bağımsız Teksas Cumhuriyeti’nde yaşamayı tercih ederken, bu oran Cumhuriyetçiler arasında yüzde 48’e kadar yükseldi.
Bu yıl Teksas Valisi Rick Perry’nin açıklamaları ise ayrılıkçı hareketlerin güç skalasını göstermesi bakımından ilginçti. Vali Perry kendini, ABD merkezi hükümetini uyarmak zorunda hissetti; “1845’te bu birliğe girdik; ama istediğimiz zaman ayrılabilmek şartıyla. Çok güzel bir birliğimiz var; ama Washington, Amerikan halkını küçümsemeye, hor görmeye devam ederse ne olacağını kimse bilemez?”
Görünen o ki “Teksas Açılımı” Başkan Obama’yı zorluyor. Teksas’ta bugün düne nazaran daha çok “Birlikten ayrılalım” sloganları işitiliyor.
Vali Perry’in açıklamalarını özellikle “çay partileri”nde dile getiriyor olması oldukça manidar bulunuyor. Çünkü Amerikan siyasetinde çay partilerinin politik bir anlamı var:
ABD’de; 1773 yılında İngiltere’nin çay üzerine ağır vergiler koymasını protesto etmek için, İngiltere’den gelen üç gemi çayın, Amerikan vatanseverleri tarafından Boston Limanı’nda yok edilmesi, sömürgesi İngiltere’ye karşı verilen bağımsızlık savaşının ilk kıvılcımı olarak biliniyor. Valinin “çay partileri”nde bu sözleri söylemesi, bu yüzden, son derece dikkat çekici bulunuyor.
Uzatmayalım... Türkiye’deki “Kürt sorunu” kadar olmasa da, ABD’nin de bir “Teksas sorunu” var.
Gerek Ermeni gerekse Kürt açılımı konusunda çok talepkâr olan ABD, bakalım kendi toprağındaki Teksas Açılımı’nı nasıl yapacak?
Liderlerini, militanlarını cezaevine koysa da, anketler gösteriyor ki Teksas’taki ayrılıkçıların sayısı giderek artıyor. Neyse, ülkelerin içişlerine karışılmaması bir diplomasi geyiğidir, pardon geleneğidir! “Teksas Açılımı” konusunu fazla didiklemeyelim...
Soner Yalçın